|
|
|
|
|
|
Terbiyede Hassasiyet
Bu itibarla aile, din ruhuna dayalı, akıl ve şuur eksenli bir müessese olarak ele alınmalı ve Allah’ın hoşnutluğu esas alınarak devam ettirilmelidir. Rasulü Ekrem (sav) ümmetinin çokluğuyla iftihar edeceği tembihinde bulunur. Bu açıdan, O’nu tanımayan bir nesil, ne kadar da çok olsa Allah (cc) nezdinde, Allah (cc) nazarında bir kıymeti olmadığı gibi, Rasulü Ekrem'e (sav) göre de herhangi bir kıymeti haiz değildir. Onun için bizler bir taraftan meyelan-ı şerrin kökünü, Allah’a teveccüh, istiğfar ve nedâmetle kesecek; diğer taraftan da dua, ibadet ve hayırlı işlerle meyelen-ı hayra kuvvet verebilecek hamlelerle, soluk soluğa sürekli Allah’a teveccüh edecek, fiilî, kalbî ve kavlî lazım gelen her şeyi yaparak, aktif bekleyişimizi devam ettireceğiz. Kur’ân-ı kerim’de: “De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu (başdöndürücü ve) hayretengiz olsa da (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide/100) buyrulmaktadır. Evet bazen, kötülerin ve kötülüğün çokluğu dikkatinizi çekip sizi hayrete sevk edebilir; ama bilmelisiniz ki, Allah nazarında habisle tayyib hiçbir zaman müsâvi olmamıştır. Öyleyse siz her zaman, neşrettikleri manevi rayihalarıyla, size cenneti tedai ettirebilecek bir neslin yetişmesine ehemmiyet vermeli ve “tayyib”i takip etmeli, “tayyib”e baba olmaya, muallim olmaya, mürebbi olmaya çalışmalısınız.
1. Vehen İlleti
Rasulü
Ekrem (sav) sahibi bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: - “Elerde,
ehl-i kitap ve diğer milletler, tıpkı aç kimsenin sofranın başına koştuğu
gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir; üşüşüp ağzınızdaki lokmaları almak
isteyeceklerdir.” Yani cüzdanınızı elinizden almak, kazandığınız şeylerin
üzerine oturmak için, tıpkı bir sofraya üşüşür gibi başınıza
üşüşeceklerdir. Evet bir toplum, dünyayı, nefislerine bakan yanlarıyla maksud-u bizzat olarak ele alır, kalbi ruhuyla ona yönelir; Allah’ın rızasını da bir tarafa bırakırsa, yani dünyaya ve onun içindekilerin Allah’a tercih ederse o “la ilahe illallah” dese de, kalbî ve rûhî istikametinin var olduğu söylenemez. Burada Allah Rasulü (sav), “Allah (cc) kalbinize “vehen” koyacak, siz de o zaman hasımlarınız karşısında yenileceksiniz” derken, bir başka hadis-i şerifte de, kalblerdeki mehabetin alınması adına “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker”in yapılması; kitap, haşir-neşir akidesinin anlatılmaması gibi önemli bir ihmale dikkatleri çeker. Öyleyse, gayet imanlı, olabildiğine maddi-manevi güçlü, dağları delecek kadar iradeli, dünyayı fena ve nefsine bakan yönüyle istihkar edecek kadar basiretli vehen’e gönlünde yer vermeyecek ölçüde rabbân3i, ölümün yüzüne gülecek ve düşmanları karşısında tepeden tırnağa mehâbet, şebâbet dolu bir neslin yetiştirilmesi bizim için en büyük gaye olmalıdır.
2. Kadının Vazifesi Allah Rasulü (sav), “Allah (cc), kadınların ve çocukların haklarının ihmalinden ötürü gazaplandığı kadar hiçbir şeyden gazaplanmamıştır; yani gayret-i ilahi’ye en çok dokunan, kadınlarla çocukların durumudur” buyurmaktadır. Kadın vazifesini yapmadığı, kendini vazifesinin dışında değişik fantezilere saldığı, çocukların ihmal edilip gençlerin baştan çıkarıldığı; şehvetin mergup bir metâ haline geldiği zaman gayretullahın harekete geçmesinden endişe duyulmalıdır. Evet, kendi iradeleriyle kendilerini günahlara salmış, perişan, darbeder ve behîmî hislerinin zebûnu bir nesil, Allah'ın (cc) gazabına maruz bir nesildir. Öyleyse her aile reisine düşen ilk vazife, evvela seçeceği hayat arkadaşını sâlihât, müslimât, kânitât, hâşiât ve sâdikâttan seçmek olmalıdır. İşte böle mazbut ve muallime, mürebbiye, hayatta kendisiyle herşeyi dertleşebileceği, paylaşabileceği bir cins-i sâni dünyevî uhrevî duygularını şerh ettiği zaman anlayabilecek kafa ve kalbe sahip bir eşinin olması çok önemlidir. Herşeyden evvel, o evde neş’et edecek çocuklar, o muallime ve mürebbiyenin nezareti altında yetişmeleri gibi bir avantaja sahiptirler.
3. Keyfiyeti Öne Alma Adet çokluğunun, diğer bir tabirle kesretin ehemmiyetinin sınırlı bulunduğunu Kur’ân-ı Kerim şöyle tebarüz ettirir: “Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz (başınızı döndürmüş) size kendinizi beğendirmişti ama, hezimete uğramadan kurtulma adına da hiçbir işe yaramamıştı; (öyle ki) yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.” (Tevbe/25) Huneyn gazvesi, Allah rasulü (sav)’nün Mekke fethini müteakip gerçekleştirdiği bir gazveydi. İlk plânda Müslümanlar Hevazin karşısında, kendileri gibi davranamamışlardır. Kur’ân’ın işaret buyurduğu o gün o kudsiler, Allah’ın inayetlerinin temadisine bakarak: “Bu İslâm ordusunun karşısında kimse duramaz” diye düşünmüşlerdir. Ancak Hevazin okçularıyla yüz yüze geldiklerinde bir muvakkat sarsıntıdan kurtulamamışlardı. Demek ki kudsîler dahi olsa, böyle düşünenler çıkabiliyor ve tabi, adet çokluğunun o kadar önemli olmadığı da ortaya çıkıyor. Evet mühim olan derinliktir, ağırlıktır, çaplı olmaktır. Ancak onlar mukarrebin oldukları için, orada muvakkaten sarsılıp geriye çekilmeleri onlara göre bir günahtır, bize göre değil. Burada vurgulanmak istenenin, dünyanın neresinde ve hangi devrinde olursa olsun, kesretin mühim olmadığıdır ki, Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor. Bu ayetin, neshedilmesi ve hükmünün geçmiş olması düşünülemeyeceğine göre hangi coğrafyada olursa olsun, Müslümanlar adet çokluğundan daha ziyade herşeyi Allah’la münasebete, keyfiyete, iç derinliğine bağlamalıdırlar. Ümmet-i Muhammed (sav) olarak çok az zayıf da bulunsanız, eğer Allah’a yönelebiliyor ve hep bir şeyler anlatmak heyecanıyla yaşıyorsanız, Allah'ın (cc) tevfik ve inayetiyle mutlaka muvaffak olacaksınız demektir. Aksine evlerinize çekiliyor, O’nunla olan münasebetlerinizi unutuyorsanız, -Allah (cc) muhafaza buyursun- sayı itibariyle ne kadar çok olursanız olunuz bu hiçbir kıymet ifade etmeyecektir.
4. Çocuğa Karşı VazifeleriMiz
a. Terbiye Vasatı hazırlamaÇocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında yuva gelir. Sâniyen mektep, sâlisen arkadaş ve dost çevresi, râbian ders mütalaa arkadaşlığı gelir. Hayat-ı içtimaiyede, terzi dükkanı, marangoz atelyesi, ütücü dükkanı, elbise temizleme merkezi ve diğer iş alanlarını da zikredebiliriz. Siz çocuğun gezip-tozacağı bu vasatı, iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka her hangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Evet bu çocuk, vasat bozuk olduğu takdirde bir gün katiyen bozulacaktır. Onun için vasatı, hanenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğun mükemmel yetişmesine müsait hale getirmelisiniz; getirmelisiniz ki, olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.
b. Haram Lokma YedirmemeÇocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helal ve meşrû rızıkla beslenmesi de fevkalade önemlidir. Katiyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir “olgu” olarak –muvakkaten dahi olsa- çocuğa da aksettiği çok görülen vakalardandır. Damarlarındaki bir parça haram ya da şu şekilde bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne –aynı şeyler hanımınız için de sözkonusudur- o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.
c. Kem Nazarlara Karşı KorumaÇocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hâin nazarlardan korunması da çok önemlidir. Mesela, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerârelerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır. Bütün bu hususlar, Allah’la (cc) dinle, aranızdaki münasebetlerin ifadesi olarak, çocuğumuza karşı yapmamız gereken vazifeler cümlesindendir. Bu vazifeleri titizlikle yerine getirirsek, melekler gibi bir toplum haline gelebiliriz.
d. Aile Ortamını DüzenlemeHadis-i şerifte; “Çocuğun ilk söyleyeceği söz Allah (cc) olmalıdır” [31] (Abdürrezzak, Musannef, 4/334) buyuruluyor. Çocuk anne-baba dediği aynı anda, hatta ondan da evvel Allah (cc) demelidir. Bir evde, Allah'a (cc) karşı saygı var ise ve sıkça Allah’tan (cc) bahsediliyorsa, çocuğa diyeceği şeyi dedirtme konusunda hedefe kilitlenmiş sayılırız. Evet bir evde, Allah (cc) denilip rükua ve secdeye gidiliyor, Allah (cc) denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin “Allah (cc)” olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır. Ayrıca çocuk yaş itibariyle belli bir seviyeye geldiğinde başkalarının yanında yapmaktan çekindiğimiz şeyler onun yanında yapılmamalıdır. Biz çocuğun bazı şeyleri anlamadığını sanırız. Halbuki o, iki yaşında da olsa, evet dünyaya açılmış bu gözler, bu bâkir nazar, bu saf fikir, etrafında cereyan eden hadiseleri fotoğraf makinası gibi kaydeder ve zamanla zihinde kaydedilen bu şeyler şuur altına iner ve pusuya yatarlar. Netice itibariyle sizin ciddiyet ve değerinize dokunan her söz ve davranış onların nazarında kredinizi olumsuz şekilde etkileyecektir. Eğer onların yanında daima aziz, âbid, zâhid, ağır başlı bilinip tanınmak istiyorsanız, başkalarının yanında sizi, basit insanlar seviyesine düşürecek davranışları onların yanında da yapmamalısınız.
e. Muhabbetin Dozunu AyarlamaCenab-ı hak bir çocuk ihsan edince, -Kur’ân’ın bir ayetinde de ifade edildiği gibi- bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek –hâşâ ve kellâ- Allah’ı (cc) sevme ölçüsünde bir alaka ifratına da girmemeliyiz. Allah (cc), nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlat sevgisine inhimak edip Allah'ı (cc) unutmanın bir şirk olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah (cc) nezdinde memnû’ olan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a (cc) karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir. Evet şu hususlardan ötürü sevgide i’tidal çok önemlidir. 1. Gönüllerin sultanı Allah’tır (cc). Gönülde O’nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır. 2. Kat’iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah’ın (cc) bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alaka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın (cc) bir hediyesidir ve Allah'ın (cc) size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.
f. Güzel Örnek OlmaYetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalade dikkat etmek zorundayız. Mesela, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemal-i ihtimam ile eda etmeli, Allah’a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler katiyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız. Kur’ân-ı Kerim okumalarını, Kur’ân’ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur’ân müzakere etmeli, Kur’ân’ın o mualla mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim. Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir talim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek “şuna bir şeyler anlatın” demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız.
g. Çocuklara Kadirşinaslık Hissi ve Allah (cc) Sevgisi Kazandırma Bilindiği üzere çocuk, ilkokul devresine, belki onu da aşacak daha ileri ve seviyeye kadar ibadet ü taatle mükellef değildir. Binaenaleyh, o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dinî vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap görmemelisidir. Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiç birisi, ömür boyu onun hatırından, kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu ölçüde pekiştirilmesi gereken bir husustur. Evet, çocuklarımızın kadirşinas olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah'a (cc) da insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler. Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah’ın (cc) nimetleri karşısında onu, hep hamd ü sena eden biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da tam bir kadirşinas haline getirecektir. Evet, çocuklarımızda iyilik etme ve iyilik bilme duygularını geliştirerek onları birer sarraf gibi cevâhir kadrini bilir hale getirip Mabud-u Mutlak’ı bütün cemâlî ve celâlî tecellileriyle kafalarına yerleştirme mecburiyetindeyiz. Nihayet o, yer yer Allah (cc) büyüktür dediği gibi, insanların ihsanları karşısında da kadirşinas davranacaktır. Hatta zamanla kadirşinaslık, onun karakteri haline gelecektir ve böylece her nimet karşısında içinden gelerek “teşekkür ederim” diyebilecektir. Bu konuyla alakalı diğer bir husus da, çocuğumuza, nimetleriyle bizi perverde eden Allah (cc) şefkatinin, Rahmâniyetinin ve Rahîmiyetinin anlatılmasıdır. Allah’ın (cc) bizi bizi nasıl beslediğini, baktığını, büyüttüğünün, bize nasıl sevgi verdiğini anlatacak ve “O (cc) çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belalardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” diyerek çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissini coşturmalıyız. Hatta en küçük yavruların, dahası haşeratın, Allah’ın (cc) şefkatiyle, re’fetiyle, rahmetiyle beslendiğini uygun bir dille ona anlatarak Rabbiyle münasebetini sağlama bağlamalıyız. Böylece, o çocuğun zihninde, bütünüyle kâinatlar Rahmân ve Râhim isimlerini tilavet eden varlıklar halinde tecessüm etmeye başlayacaktır ki, o evin içindeki bütün nimetlerin bir sahibi olduğu duyulup hissedilecek o nimetlere karşı onların o inkişaf etme vetiresindeki vicdanları şükür tezgahı gibi işleyecektir. Ancak, bütün hu hususlarda ona, yaşına göre hitap edilmelidir, mesela: “O vermezse nar ağacı nar vermez. O sahip olmasa hayvanların memelerinden süt akmaz. O’nun rahmeti olmasa gökten bir damla yağmur düşmez. O merhamet etmezse yerde bir not bitmez. O istemezse biz konuşmayız. O gördürmezse biz göremeyiz. O duyurmazsa biz duyamayız. O çalıştırmazsa ağzımız ıslanmaz, midemiz çalışmaz, böbrekler iş görmez.. evet bütün bunların sahibi O’dur evlâdım.. biz yapmadık bunları, her şey O’ndandır ve O’nun gözetimindedir. Öyleyse evlâdım, bu nimetleri bize veren, bunları böyle hazırlayan Allah'a (cc) karşı içimiz sevgiyle dolup taşarsa, O da bunları artıracaktır. Ama eğer nankörlük edersek, O da nimetlerini ya kesecek, ya da onlardan istifade etme imkanını elimizden alacaktır” [32] (Bkz: İbrahim, 14/7). diyecek, sürekli rehabilitasyonda bulunacağız. Evet, bütün bunları hem davranışlarımızla, hem sözlerimizle, hem bakışlarımızla, hem de bütün heyecanlarımızla, bir hatip gibi ona duyurmaya çalışacağız.
h. Lisân-ı Hâl ile anlatmaTerbiye ve ta’lim adına yapılan işlerin en tesirlisi davranışlarla ifade edilenidir. Evde hayatı uygunca tanzim etmen, çocuklara bir fikir verme bakamından önemi münakaşa edilmeyecek kadar büyüktür. Bir teheccüd namazını –mümkünse- onun uyanık olduğu saate rast getirme, sadece Mevlâ-yı Müteal’in sizi gördüğü o karanlıkta, tıpkı Rasulü Ekrem (sav) gibi “tekallübat” sizi sarıp da kıvrım kıvrım kıvranırken, çocuğunuzun mütecessis nazarlarının şuuraltı sermaye açısından ne ilhamlara erdiğini kestiremezsiniz. O, “Niçin o inkisar, neden o ağlama, neden o kalb burkuntusu?” diyecek; şayet bunları sesli düşünecek olursa, siz de ona Allah’ın huzuruna çıkıp da nimetlerinden mahrum kalacağınız, azabına dûçâr olacağınız endişesini taşıdığınızı anlatacaksınız. Hem sevgi ve ümit dolu bakışlarınızla hem de endişeli halinizle Allah’a karşı saygınızı onun ruhuna duyuracak ve hep onun gözetiminde olduğumuzu vurgulayacaksınız. Kendinize tanzim ettiğiniz bu hayat şeklini ve şayet var ise iç derinliklerinizi ona hissettirmeye çalışacaksınız. Aksine henüz ruhunuzda yer etmemiş ya da size ait olmayan şeyleri anlatmaya uğraştığınız zaman, ona emniyet telkin edemeyecek ve müessir olamayacaksınız. Hz. Aişe (ra)’ya, “Rasulü Ekrem (sav)’in ahlâkı neydi?” diye sorulduğunda; “siz kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’ân’dı” [33] (Müslim, Müsafirin, 139; İbni Mâce, Ahkam, 14; Müsned, 6/91). buyurmuşlardır. Bu hadis açısından Rasulü Ekrem'in (sav) durumunu biz şöyle anlıyoruz: Rasulü Ekrem’in (sav) bir hayat tarzı, bir yaşayışı vardı ki, Kur’ân da işte bu kamil insanın yaşayışını bize anlatmaktadır. Evet, Rasulü Ekrem (sav) Kur’ân’ı bize intikal ettirirken yaşayıp hayat haline getirdiği Kur’ân’ı bize intikal ettiriyordu. Ortada, hayatlaşan bir Kur’ân ve okunan bir hayat vardı. Onun için de, onun kavlen-fiilen anlattıkları tertemiz vicdanlarda, gönüllerde makes buluyor, herkes kabul ediyor, hüsn-ü kabul gösteriyor ve onları yaşamaya çalışıyordu. Bu itibarla bizim davranışlarımız başka, sözlerimizde başka olmamalıdır. Aslında buna, amelî münafıklık denir. İç-dış farklılığı o çocuğu riyakârlık, mürâilik ve dual bir anlayışa iter, Kurân’ın ifadesiyle, onu bir orada-bir burada “müzebzeb” [34] (Bkz: Nisa, 4/143). hale getirir. Siz, çocuğa Allah’ın nimetlerini anlattıkça, o da Allah'a (cc) karşı sizinle beraber şükran hissiyle, hamd hissiyle dolacak ve; “O sizin anlattığınız bizi yaratan, insan yapan ve sayısız nimetleriyle nimetlendiren, sıhhat lütfeden, anne-baba veren, her gün değişik nimet sofralarını gönderen; havayı, suyu, toprağı, ağaçları yaratan, yaratıp emrimize veren Allah'a (cc) binlerce hamdolsun” diyecektir. Hele bir de yer yer bunları telkin eder, o evdeki konuşmaları, muhavereleri bu yörüngede götürürseniz her şey bir başka güzelliğe ulaşır. Çocuğa karşı çok şefkatli olmanın ayrı bir yeri vardır terbiyede. Allah Rasulü (sav), yanında hususi hizmetini gören kimselere o kadar şefkatli davranırdı ki, ona nispeten anne ve babanın alakası sönük kalırdı. Enes b. Malik (ra) naklediyor: “Hz. Peygamber’e (sav) on sene hizmet ettim; yapmadığım her şeyden ötürü ‘niçin yapmadım?’, yaptığım bir işten ötürü de ‘neden yaptın?’ dediğini hatırlamıyorum. Bana hiç itapta bulunmadı.” [35] (Buhari, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 13; Tirmizi, Birr, 69). Evet o ağyara bile böyle şefkatli davranıyor ve anne-baba üstü muamelede bulunuyordu. Kendi torunlarına, evlatlarına ise o kadar refik, o kadar şefik, o kadar ince kalbliydi ki, ancak yine O bu kadar aşkın olabilirdi.
j. ŞefkatÇocuk, sopadan, tehditten, azaptan değil, eğer bir şeyden korkacaksa, ebeveyninin şefkatini kaybedeceğinden korkmalıdır. Babasının yüzünü ekşitmesi, annesinin sımsıcak yüzünün buğulandığını müşahede etmesi veya sezmesi onu hizaya getirecek en büyük bir müeyyide gibi algılanabiliyorsa, yeter ve artar zannediyorum. Ancak çocuğun size güvenmesi, acılarını elemlerini paylaştığınıza inanması çok ehemmiyetlidir. Öyle ise, o ağladığı zaman yapabiliyorsanız oturup içten ağlayınız, hiç olmazsa üzüntüsünü paylaşınız. Size ölüp giden bazı insanlar için semanın ağladığı, arşın titrediği gibi [36] (Büyük âlem küçük alemle alakadardır ve aralarında pararellik vardır. Hatta belki bir mühim müteessir olduğu zaman rahmet alemi de o derece müteessir olmaktadır. Bu durumun keyfiyeti bizim için çok açık ve kâbil-i idrak olmasa da, şu tespiti yapabileceğimizi düşünüyoruz. Allah'ın (cc) Rahmân ve Rahîm isimleri, her türlü şefkatin, re’fetin, inceliğin, merhametin menbaı ve kaynağıdır. Müminler müteessir oldukları zaman, rahmet de “bîkem u keyf” harekete geçer, -tabir caizse- o da o teessürü paylaşır). çocuklar müteessir oldukları zaman siz de teessür izhar edip, onların üzüntülerini paylaşınız. Böylece onların nazarında daha bir ulvîleşirsiniz ve söylediğiniz, anlattığınız sözler onlarda tesir icra eder ve onların gönüllerine öyle bir girersiniz ki, artık hiçbir güç oradan sizi söküp atamaz. Daha sonra söyleyeceğiniz her söz de onların, gönüllerinde hep makes bulur. Evet eğer, onların melek-misal yetişmelerini düşünüyor ve sizi gelecekte en mükemmel şekilde temsil edeceklerini bekliyorsanız böyle yüksek bir mefkûre ancak bu yollarla gerçekleştirilebilir.
k. OtoriteEvin içinde, otorite boşluğunun yaşanması da çok hayâtî dir. Hanede, istediğini istediği zaman yapabilecek, istediğini istediği gibi değiştirebilecek bir söz kesen olmazsa, yuva idârî keşmekeşlikten, çocuklar da ikilemden kurtulamazlar. Allah (cc), Kur’ân-ı Kerim’de: Allah’ın insanlardan bir kısmını değerlerine farklı kılması sebebiyle, bir de mallarından harcama yaptıkları için, erkekler kadınların koruyup kollayıcısıdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) muhafaza ederler. Baş kaldırıp hep serkeşlik yapmalarından endişe ettiğinizde, onlara uzun uzun öğüt verin; (gerekirse bir taktik olarak) onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla da yola gelmezlerse, incitmeden) okşayınız. Eğer yola gelirlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” Nisâ/34) buyurulmaktadır. Erkek, evin içinde, belli hususlar itibariyle hakim ve genel ahengin sorumlusudur. Öyle ki o, pek çok konuda birinci mesuldür. Aslında, çocukların da böle bir sorumluya ihtiyaçları vardır. Böyle bir mesuliyeti hisseden çocuk, hayatı itibariyle teşettüte düşmeyecektir. Aksine bir evde iki kumandanın bulunması ve iki yerden ayrı ayrı emirlerin gelmesi, çocuğun efkarını allak bullak edecektir. Ayrıca, çocuk ebeveynin birinden korktuğu zaman diğerine sığınabilmeli ve bu sığınacağı yer de anne kucağı olmalıdır. Böyle bir paylaşımda çocuk babada mehâfet ve mehâbeti, ya da şefkat ve merhameti, annede de aksini bulacak, yerinde ürperecek, yerinde ümitlenecek; ama katiyyen yalnızlık hissetmeyecektir. Aksine evde aile hayatı, böyle bir birliğe bağlanamamışsa çelişkiler sürüp gidecek ve kadının kendine göre bir baş, erkeğin de kendine göre bir baş olduğu böyle bir yuvada çocuklar hissiz, duygusuz, haşin ve yörüngesiz yetişeceklerdir. Kanaatimiz odur ki, ideal nesiller için her şeyden evvel ideal bir yuvaya ihtiyaç vardır. Evet herşeyden evvel yuva, Allah’a bağlanmalıdır. Ebeveyn veya onlardan biri onun halifesi olarak bu işi derpiş edince, O’na bağlılık sayesinde aile fertleri o kadar aziz, onurlu ve meselelere hakim olacaklardır ki, dahası olamaz ve böyle bir yuvada problem de söz konusu değildir.
5. Allah'ın (cc) Ahlâkı İle Ahlâklanmak
a. Konuşma ÂdâbıBurada ele alacağımız ilk husus, doğrudan, doğruya ‘ahlâk-ı âliye-i ilâhiye’yle (Cenab-ı Hakk’ın yücelerden yüce ahlakı) ahlâklanma konusudur. Bütün düşüncelerimiz, davranışlarımız, hatta hayat arkadaşımızla yan yana geldiğimizde, sohbet ve değişik münasebetlerimizde, mütemâdiyen üzerinde duracağımız hususlar, daha sonraki dönemlerde, çocuğun şuuraltına yerleşmesinin düşündüğümüz konular olmalıdır. Elbette ki bir evde, dünyaya ait işler, hayatımızla alakalı mevzular da konuşulacaktır. Ne var ki çocuğun yanında bu meseleler dahi görüşülürken, hep onun mevcudiyeti nazar-ı itibara alınmalıdır. Dahası mümkünse, onu ilgilendirmeyen, ona faydası dokunmayan konular, onun yanında anlatılmamalı ve hele onu bir sıkıntı cenderesi içine alabilecek konulardan mutlaka kaçınılmalıdır. Evet, belli bir dönemde, onun ruh ve kalbinde yeşerip gelişecek hususlar çok iyi belirlenmeli ve o, mukavemet eşiğini aşan tahammülfersa şeylere maruz bırakılmamalıdır. Evde, işyerinde, yanımızda bulundukları hemen her zaman, konuşma ve görüşmeler onların mevcudiyetine bağlanmalıdır.. İmkan elverdiği ölçüde onların yanındaki konuşmalarımız, Hz. Allah'a (cc), O’na imana, O’nun nimetlerini anlatmaya ve O’nun dinine dair olmalıdır. Prensip olarak evde, çocukların yanında, sadece daha sonra onlarda görmek istediğimiz meselelerin muhavere ve müzakeresi yapılmalı ki, anne-babanın en önemli meselelerinin neden ibaret olduğu şuuruyla yetişsinler. Bu tavsiyeler bir reçete olarak kabul edilirse, çocuğun gelecekteki problemlerinin büyük bir kısmı halledilmiş olur. Elbette ki daha sonraki devirlerin de kendilerine göre problemleri olacaktır; yeri geldiğinde onların da üzerinde duracağız.
b. Re’fet ve Şefkatte ÖlçüBurada değinmek istediğimiz diğer bir konu da: çocuklarda re’fet ve şefkat duygusunu geliştirme, onları birer merhamet kahramanı olarak yetiştirmek meselesidir. Bu konuda da yine en kestirme tesir yolu, yetiştirme meselesidir. Bu konuda da yine en kestirme tesir yolu, bizzat temsildir. Sözgelimi, kapımıza gelip el açan bir insana, efendi hanımından evvel, hanım efendinin yanında, her ikisi de ellerine, eteklerine koydukları şeylerle ona koşmaları ve derin bir teessür içinde olabildiğine bir ihtimamla onun üzerine eğilerek onu dinlemeleri, çocukların şefkatli yetişmeleri adına müessir bir ders olsa gerek. Çocuklardaki şefkat duygusunun tevarüs yoluyla elde edilmesi de söz konusudur. Mesela bazı çocuklar daha küçükken bile gözleri yaşlıdır. Bu hal onların daha sonraları biraz hisli, ince, rikkatli olacaklarına alamettir. Gerçi bazen onlar da, sırf dikkat çekmek, aileye isteklerini kabul ettirebilmek için ağlar gibi yaparlar; ama incelikten kaynaklanan ağlamalar her zaman farklıdır. İster öyle, ister böyle, çocukların cömert, rikkatli, şefkatli olmasını düşünüyorsak, yuvamızın, kuş yuvaları gibi sıcak, yumuşak ve burcu burcu şefkat tütmesini sağlamalıyız. Çocuğun cimri, halk diliyle sıkı, dünyaperest, maddeye bağlı yetişmesi, bazı şartlara bağlı olarak onun bencil, çıkarcı, hırslı, mütecaviz ve âsi bir hal alması yolunda ilk sebepler sayılırlar. Böyle bir çocuk, çok dindar bir evde yetişse, çok dindar bir ortamda neşet etse de, eğer ilahî ahlaka bağlı yetiştirilmiyorsa, bu durum o çocuğun dünyası adına da ahiretteki sonsuz hayatı adına da bir tâlihsizliktir. Evet, merhamet ve şefkat çok önemlidir. Cömert ve civanmertlik bu ruh halinin bir tezahürüdür. Şefkat kahramanları hep kazançda, merhametsizler de hüsrandadırlar. Cömert, fasık olsa dahi cennete gidebilir. Cimri, mümin dahi olsa cennet şansı düşüktür. Bu sebeple, çocuklarda şefkat ve acıma hissi geliştirilmeli, verme ve ihsanda bulunma duygusu arttırılmalıdır ki, hırsa kapılıp dünyaya dalmasınlar ve dünyaya daldıklarından ötürü de Allah’ı ve insanları unutmasınlar. Evet çocuğa vermesini öğreteceksin ki maddeci olmasın; rûhî, kalbî, sırrî hayatı itibariyle Allah’a bağlı olsun. Ancak bir kere daha hatırlamalıyız ki, verme, fiilen gösterilmez, sözlerle desteklenmezse müessir olmaz. Davranışlarımızla anlattığımız zaman sözlerimiz onların nazarında meleklerin solukları gibi tesirli olacaktır.
c. MükâfâtDiğer bir husus da, çocuklarımızı muvaffakiyetleri nispetinde mükâfatlandırmamız konusudur. “Nispet” kelimesini özellikle kullanıyorum. Çünkü, büyük bir muvaffakiyette o muvaffakiyet ölçüsünde, küçük bir başarıda da o başarı nisbetinde ödül, adaletli olma müessiriyetinin yanında “sa’y ölçüsünde semere” esprisine de uygun düşer. Evet ister dînî hayat, ister dünyaya ait meselelerinde –tabii meşrû olanlarına- her muvaffakiyetin behemahal mükâfaatlandırılması ilâhî ahlakın gereğidir. Bu zaviyeden “anne-baba” biraz da mütefekkir, bilge ve terbiyeci demektir. Bilecek, düşünecek, bakacak, kollayacak ve üzerlerine titreyecektir. Evet eğer anne-baba arabalarına, bağlarına-bahçelerine ehemmiyet verdikleri kadar çocuklarına önem vermezlerse, o çocuğun duygu ve düşüncelerinde güdük kalacağı ya da bodurlaşacağı kaçınılmazdır. Bu itibarla, daha önce arzettiğimiz prensiplerden re’fet, şefkat, kadirşinaslık, Hakk’ın nimetleri karşısında serfürû ve inkıyadın yanında, hakiki malikiyetin ve sahibiyetin bir nevi tezahürü olan, çocukların her haline vaziyet etme konusunda da yine temel kaynağı müracaat etme mecburiyetindeyiz. Bu temel kaynak Allah (cc) ahlâkıdır. Allah (cc), dünyada iyi işler işleyene ahirette cennet, kötü işler yapana da ceza verir. Kur’ân-ı Kerim “Eğer şükrederseniz, ben de (nimetlerimi) artırırım; eğer nankörlük yaparsanız azabım çok şiddetlidir” (İbrahim/7) buyurur. Allah'ın (cc) ahlâkıyla mütehallık olarak çocuğa karşı tutum ve davranışlarımızı o kadar ölçülü olarak ortaya koymaya çalışacağız ki; Allah da bizi yalnızlığa itmesin.
d. Çocuğa Yarına HazırlamaSon olarak belirtilmesinde yarar gördüğümüz bir diğer husus da şudur: Çocukların, içinde geliştikleri muhiti hesaba katarak yaş, seviye, bilgi ve kültür durumlarına göre ele alınması. Çocuk beş yaşında ise ona vereceğimiz dini bilgiler, tıpkı beslenmede takip ettiğimiz usülde olduğu gibi farklı uygulanmalıdır. O, yedi yaşına geldiği azman vereceğimiz bilgi başka, on yaşına geldiğinde vereceğimiz de başka olmalıdır. Ancak önemli olan bir husus var ki o da, telkin edeceğimiz her şey, bir bakıma çocuğun içinde bulunduğu yaş-baş ve dönemin bir sonrasına ait olmalıdır zira o, içinde yaşadığı zamanı zaten nasıl olsa görüp duyacak ve yaşayacaktır. Bu açıdan, mevcut çevrenin verdiği ya da mualliminden öğrendiği şeyler çizgisinde ise yeterli sayılabilir. Öyleyse bizim terbiye adına ona kazandıracağımız seviye, onun daha sonra yaşayacağı hayata ait olmalıdır. Hz. Ali (kv): “Çocuklarınıza, içinde bulunduğunuz zamanın bilgi ve kültürünü değil, daha sonraki devrin âdâb ve erkanını öğretiniz; zira onlar, sizin içinde yaşadığınız zamandan başka bir zaman için yaratıldılar” buyurmaktadır. Bu prensip, umumi bilgi ve kültür açısından ele alınacak olursa, “şu andaki malumat ve kültürle iktifa etmek dûnhimmetliktir” demek olur ki, zamanla başkaları gelir size geçer ve siz de çok gerilerde kalırsınız. Bu prensibin talim ve terbiye açısından ele alınması, “çocuğun içinde yaşadığı zamanı aşıp daha sonraki dönemleri nazara alarak, ona göre bir çizgi takip etmesini kolaylaştırır. Evet, çocuklu altı yaşında iken yedi yaşına ait terbiye verilmeli ve yedi yaşında iken yedi yaşına ait terbiye verilmeli ve yedi yaşına varınca da sekizinci yaşın programı uygulanmalıdır.
Özet olarak şöyle denebilir; beş yaşına kadar bir çocuğa verilen dînî ve millî eğitim, ortalama âkıl-baliğ olma yaşı sayılan on beş yaşına kadar kademe kademe artırılarak devam ettirilmeli ve verilecek terbiye mutlaka yaşa-başa uygun şekilde verilmelidir ki hazımsızlık olmasın. Yirmi yaşına ulaşmış, gençlik döneminin tam ortasındaki bir gence “on beş yaş dînî eğitimi”ni vermeye kalkarsanız, onun din, iman, ahlâk adına her şeyini alt üst etmiş olursunuz. Her seviyedeki bünye farklı bir rızık, bir gıda istediği gibi fikir, akıl, his, şuur, idrak ve gönül gibi latiflere de inkişafları ölçüsünde, belli seviyede beslenme isterler. Siz, yetiştirmekle mükellef olduğunuz bir muhatabın içtimâî, fikrî ve aklî seviyesini anlamadan ona bir şeyler vermeye kalkarsanız o kimseyi duyguları itibariyle manen itmiş, uzaklaştırmış olursunuz. Bugün bir kısım yanlış uygulama ve eğitime rağmen bazı gençler hâlâ fikrî, hissî, duyguları sağlam ise bu, tamamen Cenâb-ı Hakk’ın onlara bir inayetidir. Ya da bunlar henüz fikren gelişmemişlerdir; yirmi beş yaşındadırlar ama on yaşında veya on beş yaşındakiler gibi yaşadığı devrin çok çok gerilerinde bulunuyorlar demektir. İşte böyle biri, günlerden bir gün seviyesini aşkın dînî, millî, içtimâî herhangi bir farklı mülahaza ile karşılaşırsa –Allah muhafaza buyursun- kendi değerleri adına sarsılıp irtidat etmesi kaçınılmaz olur. Terbiye ve terbiye adına rehberliği yaşla-başla atbaşı veya bir iki kadem önde götürme adına din, şu tavsiyelerde bulunur; Çocuğa şayet on beş yaşında namaz kılması farz ise, siz onu on yaşında namaza alıştırın demektedir. Bu, onu oruç tutmaya da, mükellef olduğu dönemde birkaç sene evvel alıştırın manasına gelir. Diğer bütün hususları da aynı şekilde düşünebiliriz ki, bu da çocuğun erken dönemden ele alınarak yaşına göre şekillenmesi demektir. Şunu da belirtmek isterim ki; buradaki değer hükümlerinde ve yargılarda çok kat’î ve tereddütsüz cümleler kullanıyorsak, bu, konuya, Kur’ân ve Sünnet perspektifinden bakabildiğimiz inanç ve en azından o istikametteki kavî zannımıza bağlıdır. Biz, çocuklara vereceğimiz şeylerin küçük yaşta verilmesinin daha müessir olacağına inanıyoruz. Kanaatimiz o ki; eğer onların, mükellefiyet devresinde dînî ferâizi mutlaka yapmalarını istiyorsak, bu çok erken yaşlarda başlamalıdır. Biz şimdiye kadar bu şekildeki yaklaşımın semerelerini çok gördük; çok şahit olduk. Burada İmam Cafer’in, mealen bize verdiği bazı yaş ölçülerinden de bahsetmek isterim: “Yedi yaşa kadar çocukluk devresidir ki, o gördüğü şeyleri taklit eder ve daha çok değişik oyunlara bağlı yaşar. Hatta siz onunla oynar ve eğlenirseniz, o da sizinle eğlenir. Sizden ne görürse onu öğrenir ve taklit eder. Onun hayatı o devreye kadar adeta bir taklit ve bir oyundur. Ondan sonra yaşına-başına, idrak seviyesine göre telkin dönemi gelir. Bu dönemde, idrak ufku ve anlayış seviyesine göre sık sık rehabilitasyondan geçirilerek millî ve manevî değerlerimize motivasyonu sağlamaya çalışılır. İşte bu devre Kitabullah’ı talim devresidir; bu da bir o kadar zaman ister. Ondan sonra aklıyla, mantığıyla, muhakemesiyle haram ve helali öğrenme devresi gelir ki, bu dönemin de o kadar sürdüğünü ilave edebiliriz. İmam Cafer’in usûlüne göre çocuğun yirmi bir yaşında bütün içtimâî ve dînî formasyonunu ikmal etmiş olması gerekiyor. Demek bu yaştan sonra çocuğa her şey verseniz de oldukça zor kabul edecektir. Öyle ise yirmi bir yaşına kadar reddedemeyeceği şekilde dînî, millî her şeyin çok iyi hazmettirilmesi gerekmektedir. Bu yaşa kadar, pratiği, nazarîsi, aklîsi ve mantıklısıyla dînî hayatı bir bütün olarak benimsemeli ki, esen değişik muhalif rüzgarlarla sarsılmasın. Allah Rasulü (sav) de, Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurur: “Çocuklarınıza yedi yaşından itibaren namazı öğretiniz.” [37] (Tirmizi, Salât, 182). Evet çocuk, o devreye kadar, kendi tecessüsleriyle yaptığınız şeyleri zaten kavramıştır. Artık bir manada size sadece, onun elinden tutup o güne kadar tecessüsleriyle algıladığı şeyleri açıklama, yerinde terğiple teşvik, yerinde de biraz terhiple uyarma kalıyor. Öyleyse belli bir yaşa kadar hal ile gösterme esas iken belli bir dönemden sonra fikrî seviyesine göre ve mantığına hitap edecek şekilde her konuyu şerhetmek gerekecektir. Arzedilen bu delillerin ışığında çocuk, bazıları itibariyle Ma’budu Mutlak olan Hz. Allah (cc) karşısında altı yaşında, bazıları itibariyle sekiz yaşında, bazıları için de en geç on yaşında bir yetişken kabul edilerek onore edilmeli, izzetine ihtimam gösterilmeli ve her şey ona peygamberâne bir azimle anlatılmalıdır. İbadete alıştırma mevzuunda gösterilecek gayretler de ayın ciddiyeti isterler. Allah Rasulü (sav): “Haya imandan mühim bir rükündür” [38] (Müslim, İman, 57,58; Buhari, İman 3; Ebu Davud, Sünnet 14; Nesei, İman, 16; İbni Mâce, Mukaddime 9). buyurmaktadır. Diğer bir hadis-i şerifte: “Hayası olmayanın imanı da yoktur” [39] (Bkz: Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 3/119). şeklinde ferman eder. Öyleyse hayalı, edepli, terbiyeli yetişmesini düşündüğümüz nesillerin daha küçükken üzerlerinde durulmalıdır ki, olgunluk devresine geldiklerinde, onlar da o hal ile hallensin ve ahlâk-ı Kur’âniye ile mütehallik olsunlar. |
|
|
Copyright ©2007 GulDemeti.COM |