|
|
|
|
|
|
Nasıl Bir Aile?
Bir önceki bölümde cemiyetin en mühim rükünlerinden biri olan aile veya yuvanın dînî prensiplere bağlılığı üzerinde durmuş ve her şeyin en mükemmel şekilde gerçekleştirilebilmesini, mükemmel bir plâna bağlayarak, bu fevkalade önemli işin daha düşünce safhasında iken ciddiyetle ele alınması gerektiğini hatırlatıp geçmiştik. Evet herhangi bir iş plân safhasında iken ciddiyetle ele alınmaz ve sağlam bir mantığa hasında iken ciddiyetle ele alınmaz ve sağlam bir mantığa bağlanmazsa daha sonraki dönemlerde altından kalkamayacağımız problemlere sebebiyet verebilir. Şayet bir bina yaptırırken ihtiyaç ve estetiği ile bir plâna bağlanmamışsa; sonradan “boz-yap”lardan başımızı kaldıramayız. Aile, cemiyetin en önemli rüknüdür. Bu rüknün sağlamlığı millet ve devletin de sağlamlığı demektir. Öyleyse milletin ve devletin bu temel rüknü katiyen projesiz ve plânsız bırakılmamalıdır. Zira bu konuda bir ihmal topyekün millet adına bir ihmal sayılır. Onun için biz aile üzerinde ciddiyetle durulması lazım geldiğine inanıyor ve bunu herşey sayıyoruz.. ve meşrû olmayan bir araya gelmelerden toplumun yara alacağı inancımızı bir kere daha vurgulamak istiyoruz. Evet hevesler, keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vadetmeyeceği gibi millet bünyesinde de potansiyel bir olumsuzluk unsuru olarak kalacaktır. Böyle bir yuva ihtimal; sürekli sokak serserisi yetiştirecektir. Zira o kurulurken yümn ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır. Biz bu plâna nikah diyoruz ve nikaha giden yolda nefsânîlik ve heveslerin bir yana bırakılarak mantığın, fikrin ve kalbin hakim olması gerektiğini düşünüyoruz ve yine böyle bir izdivaçta dînî duygu, dînî düşüncenin esas alınmasının çok yararlı olacağına inanıyoruz. Kadın ve erkeğin Allah’la münasebeti yoksa, onlardan meydana gelecek çocukların da şuurlu, hisli, dengeli, düzenli ve sorumluluk duygusu taşıyabileceklerine ihtimal verilemez. Eğer, herşeye rağmen iyi neticeler elde edilirse –ki edilmesi çok zordur- onu da Cenab-ı Hak’ın fevkaladeden bir ihsanı sayar ve minnetle iki büklüm oluruz. Aslında yaşadığımız şu kevn ü fesad içinde her şey, bir sebebe bağlıdır. Sebepleri gözeterek takip ettiğimiz konuları –Allah’ın tevfik ve inayetiyle- çok defa düşündüğümüz tarzda elde edebiliriz. Teşebbüs ve değişik mualecelerimizi sebepleri, görmezlikten gelerek ele aldığımızda sonuç hiç de arzu edilen şekilde olmayabilir. Bu itibarla eğer haybet ve hüsrana düşmek istemiyorsak, her meselede, sebepleri, mukaddimeleri, kemal-i dikkatle ele alacak, ondan sonra Cenab-ı Hak’ın lütfuna, inayetine güvenerek sonuçların sıhhatli olmasını da sadece ve sadece O’ndan bekleyeceğiz.. evet, karar verirken Allah’a güven tam olmalı ama bu noktaya kadar da fiilî dua mahiyetindeki davranışlarda, sebeplere tevessülde kusur edilmemelidir. “Esbaba tevessül mâni-i tevekkül değildir” sözü bunu anlatır ve aynı zamanda İslâmî bir kuraldır. Biz aile gibi ciddi bir müessesenin kuruluşunda da bu prensiplere riayet etmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Ailenin bu şekilde kurulması mevzuu benimsendikten sonra mükemmel nesiller elde etme konusundaki prensipler de bir şey ifade edecektir. Ama meselenin temelinde bir bozukluk varsa, daha sonraki mualecelerin tesiri de o nispette azalacaktır. Temelinde yümn ve bereket olan bir ailede; yani mazbut kadın, mazbut erkek, müslim kadın, müslim erkek; mümin kadın, mümin erkek; sorumluluklarını yerine getiren kadın-getiren erkeğin bir araya geldiği bir yuvada herşey yerli yerindedir ve bu yuva cennet köşelerinden bir köşedir. Zannediyorum böyle bir çatı altında meydana gelen o yavruların cıvıl cıvıl bağırıp çağırmaları dahi Allah nezdinde meleğin tesbihi gibi mukaddestir ve dua mesabesindedir. Kur’ân-ı Kirim, mesut bir cemaatı, kadınıyla erkeğiyle ele alırken –ki, yukarıda onun bir-iki mübarek cümlesini iktibas etmiştik konuyu şöyle resmeder: “Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mümin erkekler, mûmin kadınlar; taata devam eden erkekler, taata devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazi erkekler, mütevazi kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfât hazırlamıştır.” (Ahzab/35) Bu erkek ve kadılar, milletin en küçük hücresi olan ailede mümin ve müslim olarak bir araya gelmiş, Allah’a güvenmiş, gönülden O’na yönelmiş ve Allah maiyetine ermiş, ibadet ü taat içinde hayatlarını geçirmektedirler. Evet sözlerinde, davranışlarında sadık olan erkekler, sadık olan kadınların ne ağızlarından çıkan sözler davranışlarını yalanlamakta, ne de davranışları ağızlarından çıkan sözlerine ters düşmektedir. Öyleki onların teşkil ettiği yuvanın içinde hilaf-ı vâki hiçbir şeye rastlanmaz. O evde her şey doğru, olduğu gibi görünmekte; dolayısıyla da bir insan, endam aynasının karşısında kendisine çeki düzen verdiği gibi, çocuk da bu evdeki sıdk (doğruluk) tabloları karşısında hep kendisine çeki düzen verecek, hilâf-ı vâki her hangi bir beyana ve ters sayılabilecek herhangi bir davranışa şahit olmayacaktır. O evde meydana gelen her şey doğrudur. Çünkü o evde sâdık ve sâdıkalar vardır. Sabreden kadınlar, sabreden erkekler, ibadet ü taatın ağırlığına, başlarına gelen musibetlerin amansızlığına karşı dişlerini sıkıp dayananlar, günahlar karşısında kararlı davranıp iffetlerini koruyanlar, masiyete girmeyi cehenneme girmeye eş kabul edenler kullandıkları hal diliyle, bütün çevrelerinin yanında, çocuklar üzerinde dahi öyle müessir olacaklardır ki, zannediyorum dilleriyle anlatacakları herşey böyle bir beyanın yanında sönük kalacaktır. İçleri Allah’a karşı saygıyla dolup taşan, her zaman haşyetle tir tir titreyen, ciddi bir hayatın ve müthiş bir âkıbetin kendilerini beklediği düşüncesiyle mükellefiyetlerini en iyi şekilde yaşamaya çalışan, hayatlarının her lahzasında yolun sonuna ekip de, “ahirete gel” davetini bekleyen haşyet ve saygının tüllendiği böyle bir evde çocuğun göreceği şey de hep ciddiyet, vakar, hassasiyet ve titizlik olacaktır. Böyle bir ailede çocuklar, yüzlerde yumuşak bir endişe ve onu takip eden bir tatlılık, Allah ululuğunun mehâbeti ve cennet ümidinin yüzlere hasıl ettiği neşeyi içiçe görecek; rahat fakat temkinli; mutlu ama ufuklu; zevk u sefa içinde fakat istikbalin insanları olarak neşet edeceklerdir. Bir evde iyiliğe açık sadaka veren erkek ve sadaka veren kadın bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, çocuklarında cömertlik ruhu gelişebilsin. Evet önce biz cömert olmalıyız ki onlar da olsunlar. Fakir, şöyle bir hadiseye şahit olmuştum: Sürekli kadın, efendisinden, efendi de hamından gizli sadaka veriyordu. Karşı karşıya geldikleri zaman birbirlerine ne diyor, nasıl düşünüyorlardı bilemem!? Ama bir şey varsa o da bunlardan biri mütesaddık (sadaka veren erkek), öbürü de mütesaddıka (sadaka veren kadın)dı.. ve bu ailede neş’et edecek çocuklar mütesaddık ve mütesaddıka olmaya namzet idiler. Allah’ın emrettiği oruç disiplinini yerine getiren kadın ve erkekten meydana gelen aile, bundan da meydana gelen cemiyet ve millet huzur ve emniyetin başka bir buuduna adaydır. Bütün bu sıfatlarının yanında bu insanlar, ırz ve namuslarını koruma, iffetlerine toz kondurmama konusunda da fevkalade hassastırlar. Yaşarlarsa dinleri, namusları için yaşarlar. İşte dünya ve ahirette mesut olanlar da bunlardır. Kur’ân-ı Kerim’in kadın ve erkeği müşterek ele alarak, bu iki varlıkla örgülediği yapı kaneviçesini bulmuşsa yapıların en mukaddesidir. Bu iki rükünden meydana gelen ailede, mili ruh meltemleri esiyorsa, onların evlatlarında, torunlarında da aynı esintiler hissedilecektir. Bu havanın bütün aile fertlerinde, yeni toplumun hücrelerinde devamı nispetinde içtimai salah söz konusudur. Aksine bütün beklentiler bir kuruntu olur.
2. Çocuk Sahibi Olma
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Zekeriyya’nın, en samimi hislerler Allah’a yakarış ve yalvarışını, Sûre-i Âl-i İmrân’da şöyle dile getirir: “Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti. Rabbim, bana nezdinden tertemiz bir zürriyet ihsan eyle! Şüphesiz Sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.” (Âl-i İmran/38) Dikkat edilecek olursa, Hz. Zekeriyya, sadece “zürriyet” değil, “tertemiz zürriyet” diyerek kayıtladı. Bu, “Allah’ı (cc) hoşnut, nebiyi memnun ve babayı mesut edecek, millet içinde mühim bir rükün olacak ‘tertemiz bir zürriyet’ ihsan eyle” demekti. Hz. İbrahim –Allah’ın salât ve selamı kâinatın Efendisi’ne ve O’nun üzerine olsun- de oğlu Hz. İsmail’le Kâbe-i Muazzama’yı inşa ederken Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvarıyorlardı: “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl! Neslimizden Sana itaat eden bir ümmet çıkar.. bize ibadet usullerimizi göster ve tevbelerimizi kabul et; zira tevbeleri kabul eden, O çok merhametli olan ancak Sensin.” (Bakara/128) Onların zürriyetinden yüzlerce nebinin yanında, insanlığın yüzünün akı Hz. Muhammed’in (sav) neş’et etmesi, Cenab-ı Hakk’ın bu önemli duayı kabulünün ifadesidir. Ayrıca, bütün suleha-yı ümmet de hep şöyle yalvarmış ve Allah’tan salih nesiller istemişlerdir. “Ve o kullar: Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! Derler.” (Furkân/74) Bunlar gibi daha değişik nasslarda, aile kurmanın semeresi olarak tertemiz nesillerin istendiğini görmek mümkündür. Evet bu duaların hemen hepsinde, tertemiz masum, günahsız, cürmü olmayan, müslim ve mümin nesillere dikkat çekilmiştir. Öyleyse konu, hanemizde neş’et edecek kimselerin çokluğu değil, keyfiyet derinlikleri ve mana köklerine bağlılıklarıyla, Allah nazarında makbul olmaları konusudur. Böyle bir makbuliyete ermenin de belli yoları ve yöntemleri olsa gerek. Şimdi, bunlardan bir kaçına hafif kapı aralamak istiyoruz:
3. Aile Reisinin Vazifeleri a. Çocuğun Doğumundan Önceki Tedbirler
aa. Tohumun Temiz Olması Tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz şualarla şualandırılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi yetiştirilmek istenen neslin kaliteli yetişmesi bakamından çok önemlidir. Bu mülahazayı teyid sadedinde Buhari ve Müslim’in, Rasulü Ekrem’den (sav) naklettikleri şu hadis başlıbaşına bir önem arz eder: “Şaki, daha anasının karnında talihsizdir; said, anasının karnında da talihlidir.” [14] (Müslim, Kader, 3; İbni Mâce, Mukaddime, 7; Buhari, Kader, 1). Evet, çocuğun, daha anne karnında iken said ya da şaki olduğu hükmü ifade edileceği ana kadar her türlü tedbir alınmalı, yavru, sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları, anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları, onun şaki ve said yazılmasında önemli vesilelerdir. Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, bu adımların neleri tevlit edeceği yüce yaratıcı tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre programlanmıştır. Nice çocuklar vardır ki, neşet ettikleri ortam ve müsebbipleri açısından dünyaya geldikleri andan itibaren talihsizdirler. Ancak, Allah'ın (cc) kendi lütfu ve atasıyla onların halini saedete çevirmesi istisnâî bir durum teşkil eder. Evet herşey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O yumurta iken şaki veya saidse, bundan haram bir lokmanın, anne-babanın fücûrunun tesiri küçümsenemez. Tohum besmelesiz atılmışsa, ondan hayırlı bir semerenin meydana gelmesi Allah’ın lütfuna kalmıştır. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhal olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz. Zira, Ebu Cehil’den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre, yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir. Ayrıca “Sizi bir tek candan (Âdem’den) hakkeden, ondan da yanında huzura eresiniz diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. (Adem) Eşi ile (birleşince) o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah’a: Andolsun bize (Salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.” (A’raf/189) ayeti bir yandan doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin olabileceğini ortaya koyarken diğer yandan da onların Allah’a (cc) teveccüh edip salih evlat istemeleri gerektiğine irşad ediyor.
bb. Lokmanın Helal Olması
Bu itibarla, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımıza ve diğer aile fertlerine hoş ve tayyib nesnelerden yedirme mecburiyetindeyiz. “Umum-u belva” diyerek haram veya şüpheli şeyler yediremeyiz. Zaman değişse, asır başkalaşsa herkes gayr-i meşrû yollarda bulunsa da biz yediremeyiz. Aslında, yanlış yollarla elde ettiğimiz kazanç da, o kazançla beslenen çocuklarımız da, cehennem zakkumu gibi bir gün mutlaka bizim başımızı ağrıtır, belki de kan kusturur. Daha önceki vazifelerimizi yapmış isek dünyaya gelen, her peni misafirin belli ölçüde şekavetlere kapalı bir said (saadete namzet) olduğunu bekleyebiliriz. Ama, yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla içiçe ise, çocuğun saadet ihtimalini yok etmişiz demektir. Evet, haram yiyor, haram içiyor, haramla besleniyorsak, ruh dünyamızı şeytana açık tutuyor sayılırız. “Şeytan insanın damarlarında kanın hareketiyle hareket eder.” [15] (Buhari, Ahkam, 21; Bed’ül-Halk, 11; İ’tikaf, 11; İ’tikaf, 11,12; Ebu Davud, Savm, 78; Sünne, 17; Edeb, 81; İbni Mâce, Sıyam, 65) fehvasınca o, insanın kan damarlarında dolaşır. Alyuvarlarına, akyuvarlarına biner. Dolayısıyla nesle de nesebe de şerârelerini bulaştırır. Bu açıdan ta baştan itibaren, çocuğun bakımı-görümü, yiyeceği, içeceği, giyeceği herşey dinin meşrû kıldığı daire içinde kalınarak yerine getirilmeli, haram yedirilmemeli, haram içirilmemeli ve haram giydirilmemelidir. Hadislerde gördüğümüz kadarıyla, Allah’ın (cc) Kâbe’sini tavaf ederken, sırtında haramdan elde edilmiş elbise, içinde haram lokma bulunan bir insan, “lebbeyk Allahümme lebbeyk” derken –ki bu cümle hac esnasında ve ihramda bulunulduğu müddetçe insanın söyleyeceği mukaddes kelimelerdendir- Allah (cc), ona “Lalebbeyke ve la sa’deyk” diyecektir. [16] (Heysemî, Mecmua’z-Zevâid, 3/210;10/292). Bunu, “lebbeyk de sa’deyk de senin olsun” şeklinde anlayabiliriz. Onun için bir elbisenin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (cc) sığınmalıyız ve gönlümüz her zaman tir tir titremelidir. Katiyen bilmeliyiz ki, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek; ya da kökü yerin derinliklerinde dalları semaları tutan mübarek bir ağaç gibi meyveleriyle, gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla insanlığa, hatta daha başkalarına nesiller boyu hizmet edecek; insanın mutluluğuna ve yeryüzünün imarına katkıda bulunacaktır. b. Talim ve Terbiye
Daha sonra süt emzirme ile ilgili hukuki prosedür ve ardından da sütten kesildiğinde çocuğun nafakasının temini ve terbiyesinin deruhde edilmesi meseleleri gelir. Her yeni doğan çocuk temiz bir fıtrat üzere doğar. [19] (Buhari, Cenaiz, 92; Ebu Davud, Sünnet, 17; Tirmizi, Kader, 5). Evet adeta o, yazısız bir kağıt gibidir. Ona er şeyi siz yazacaksınız; ama Allah’ın hoşuna giden hususları yazacaksınız. Bunlar, meleğin değer verdiği, mahşerde geçerli olan, hesapta mizanın sağ kefesine konunca kıymet ifade eden nakışlar olacaktır. Allah’ın hoşnutluğu istikametinde ve peygamber çizgisinde nakışlar.. Anneye-babaya düşen, bu yazı ve nakışları mevsiminde, hem de silinmeyecek şekilde çocuklarının ruhuna yazıp nakşetmektedir. Evet çocuk sahibi olan her anne ve baba, günlük hayatlarının bir bölümünü çocuklarının talim ve terbiyesine ayırma mecburiyetindedirler. Talim ve terbiyenin diğer mahfillerini daha sonraki bölümlerde ele alacağız. Aile, talim ve terbiyede en birinci ocak, en birinci mektep, en birinci medresedir. Anne ve baba talim ve terbiye için ayırdıkları zamanı, evrad u ezkarlarına ve diğer şahsî vazifelerine mutlaka tercih etmelidirler. Çocukların yetiştirilmesinde, Allah’ın öğretilmesi, onların yaşlarına ve kültür seviyelerine göre Allah’a iman fikrinin kalblerine yerleştirilmesi, anne-babanın maddi-manevi füyuzat hislerinin önünde geldiği gibi pek çok şahsi vazifenin de önünde gelir. Bu itibarla siz, evinizde âsi-tâği, ya da âsiye-tâğiye çocuklarınızı ihmal ederek Kâbe-yi Muazzama’yı ziyarete gitseniz, vazife size arkadan seslenecek ve “buradaki ciddi ve ehem vazifeyi bırakmış nereye gidiyorsunuz?” diyecektir. Ayrıca babası çocuğa dinini diyanetini, okuyup yazmasını, Kur’ân okumasını, hatta biniciliği, yüzmeyi ve devrine göre atıcılığı da öğretmelidir. Beyindeki güç ve kuvveti pazulara hasr eden boş sporları değil, hayat ve sıhhat için faydalı ve yarınlarına mukaddime nevinden her biri kendi sahasında önem arz eden bütün sporları öğretecektir.
c. Terbiyede Sorumluluk Duygusu
Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm vefatından bir süre önce kendisine vefat edeceği hissettirilmişti. Bunun üzerine O (sav), bir gün sahabi topluluğuna, “Kul, dünya ile ahiret arasında muhayyer bırakıldı da o, ahireti tercih etti” deyivermişti.. bu işaretle anlatılmak isteneni hemen kavramış olan Hz. Ebu Bekir (ra): “Anam, babam, sana feda olsun ya Rasulallah!” [20] (Müslim, Fedâlu’s-sahâbe, 1; Tirmizi, Menâkıb, 15) demiş ve ağlamıştı.. evet o, kulun Hz. Peygamber (sav) olduğunu anlamada gecikmemişti. Bundan başka Allah Rasulü (sav) veda haccı esnasındaki bir hutbesinde de yine: “Yakında beni sizden soracaklar, tebliğ vazifemi yaptım mı, nasıl cevap vereceksiniz?” buyurmuşlardı; buyurmuşlardı, zira O, önemli bir vazife yapmıştı ama, bunu hakkıyla yapıp yapmamış olmanın endişesi içinde bulunuyordu. Böyle bir endişeye mahal olmadığını icraatı haykırıyordu; oradaki bütün gönüller de birden haykırdı ve koca meyden onunla yankılandı ve her yanda: “Sen vazifeni yaptın, risaletini tebliğ ettin, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirdin” itirafları inledi. O da parmağını yukarıya doğru kaldırdı ve üç kere: “Allah’ım şahid ol, Allah’ım şahid ol, Allah’ım şahid ol!” [21] (Buhari, Fiten, 8; Hacc, 132; Müslim, Kaseme, 31) diye inledi. O, ümmet dairesinde genişliği olan bir sorumluluğu derin bir endişe ile dile getiriyor ve ashabının, şehadetini alıyordu. Şimdi acaba bizler de, kendi sorumluluğumuz altında bulunan ve bakıp görmekle mükellef olduğumuz çocuklarımıza karşı; “yakında beni sizden soracaklar, nasıl cevap verirsiniz?” diyebilecek durumda mıyız?. Ya da onlardan, “vazifenizi yaptınız” cevabını alabileceğimizi ümit edebiliyor muyuz? Değilse vay halimize... Onun için büyük İmam Zeynü’l-Abidin, “Allah huzurunda sen, onlardan sorguya tabi tutulacaksın” diyor, sonra da titreyerek, Cenab-ı Hakk’a yönelerek: “Allah’ım, çocuklarımın terbiyesi, te’dibi ve onlara iyilik yapmam hususunda bana yardımcı ol!” diyor zira bir insanın en mühim, en ciddi meselesi, aile efradını evc-i kemâlât-ı insaniyeye yükselterek onlara ebedi var olmanın hazlarını duyurmaktır. Bazen çocuğumuza hediyeler alır ve onu sevindirmeye çalışırız. Hatta hacca gidip Kâbe veya Rasulullah’ın (sav) huzurunda bulunduğumuz zamanlarda dahi onları hep gönlümüzde duyarız. Mukaddes işler, en önemli hizmetler bile onları unuttaramaz. Aslında çocuklarımızı en iyi hatırlama şekli, onlara âdâb-ı İslâmiye ve adâb-ı Muhammedî’yi (sav) vermek olmalıdır. Ahirette onların, ebedî sevinmesine vesile olan böyle bir armağan ölçüsünde başka bir hediye olmasa gerek. Yine İmamiye menşeli bir hadis-i şerife Rasulü Ekrem (sav) şöyle buyurur: “Çocuklarınıza ikramda bulunan ve onları en güzel şekilde terbiye edin.” [22] (İbni Mâce, Edep 3) evet, Rasulü Ekrem'in (sav) yolunu ihya istikametinde bir terbiye, çocuğa sunulmuş en büyük armağandır.
d) Güzel Örnek Olma
İmam-ı Azam’a atfedilen bir menkıbeyi, konumuza ışık tutması bakımından zikredip geçeceğim: O dönemde bir çocuğa bal dokunuyordur; çocuğa onca “yeme” tavsiyelerine rağmen, o yine bal yemeye devam eder. Derken bir gün elinden tutup Hz. İmam’ın huzuruna getirir ve “Bu çocuk bal yiyor; biz yememesini istememize rağmen o yemeye devam ediyor” derler. Hz. İmam: “Götürün, bu çocuğu 40 gün sonra bana getirin” der. Kırk gün sonra yeniden getirilir. İmam çocuğu karşısına alır ve bal yememesini tavsiye eder. Çocuk kalkarken babasının elini öper ve “Babacığım, bir daha bal yemeyeceğim” der. Oradakiler: “Ya imam, ilk getirdiğimiz zaman niçin nasihat etmeyip de, bizi kırk gün beklettiniz?” diye sorduklarında, İmam onlara şöyle cevap verir: “-Siz, çocuğu bana getirdiğiniz gün ben bal yemiştim. Eğer kendim yaptığım birşeyden onu vazgeçirmeye çalışsaydım ihtimal nasihatım makes bulmayacaktı. Bu kırk gün içinde, ben onu vücudumdan atıp da öyle nasihat etmek istedim. Doğru sözün yanında doğru hareket çok mühimdir. Çünkü nazarında davranışlarımızla sözlerimiz arasındaki tezat, onun bize olan güvenini sarsar. Hayatta, bir kez olsun yalanınızı ya da davranış ve söz çelişkinizi yakalayan çocuk, bunu zihninde taşıdığı sürece, siz onu nazarında o kadar güvenilmez biri olarak kalırsınız. İlerde küçük bir hoşnutsuzluk hasıl eden davranışınızda o husus, şuurüstüne çıkar ve siz evladınızın nazarında tiksinti duyulan biri gibi algılanırsınız. Dolayısıyla da sözleriniz onda hiç mi hiç makes bulmaz. Öyleyse, davranışlarımızı öyle ayarlamalıyız ki, onlar bizi evlerinin içinde baba, anne değil de birer melek farz etmeliler. Bizde ciddiyet, bizde vakar, bizde hassasiyet görmeli ve sonuna kadar bize güvenmelidirler. İşte duygu ve düşüncelerin böylesi bir yolla intikalini başaran anne ve babalar en başarılı muallim sayılırlar.
4. Anne-Baba Sorumluluğu
Nebiler Serveri (sav) Buhârî Müslim’de yer alan bir hadis’i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Hepimiz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz.” Sonra da şunları sıralar: “Devlet reisi çobandır; bütün raiyyetinden mesuldür. Efendi çobandır; aile etrafından mesuldür. Kadın bir çobandır, beyinin emanet ettiği nesnelerden mesuldür. Herkes çoban ve herkes güttüğünden mesuldür.” [23] (Buhari, Cuma, 11; Cenaiz, 32; İstikraz, 20,. Vasâyâ, 9; Itk, 17,19; Nikah, 81,90; Ahkam, 1; Müslim, İmâre, 20) Mevzu, çocukların birer emanet kabul edilmesiyle alakalı olunca şu hadisin de konumuzla irtibatlı olduğu söylenebilir: “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ebeveyni onu Hıristiyanlaştırır, Yahudileştirir veya mecusileştirir.” [24] (Buhari, Cenâiz, 80; Tefsiru sûre (30) 1; Kader, 3; Müslim, Kader, 22,23,24). Evet her doğan çocuk, her şey olmaya müsait temiz bir fıtratla doğar, doğra ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmek üzere size teslim edilir; yani onları terbiye etme işi size bırakılır. Sonra o çocuklar anne-babasına tabi olarak ya Yahudi, ya Nasrani, ya da Mecusi olurlar. Tabii burada şu hususu ilave etmek de mümkündür: Kimisi de anne-babaya veya içinde bulunduğu ortama göre mürted ve dinsiz olur. Öyleyse neslin yetişmesi hususunda, anne-babanın din ve diyaneti çok mühim olduğu gibi, terbiye mevzuunda da din ve diyanetin esas alınması o kadar önemlidir. Şu bir gerçek ki, her şey olmaya müsait ve müstait dünyaya getirdiğimiz çocuklarımızı, kendi ruh ve mana köklerimize göre şekillendirmezsek ayrı bir kalıbın insanı olarak yetişmemeleri kaçınılmazdır. Dolayısıyla da hiç farkına varmadan mürted babası olabilirsiniz. Öyle ise mevsiminde onlara mutlaka kendi ruhumuzun özünü, üsâresini aşılayarak onların yabancılaşmalarını önlemeliyiz. Bağ ve bahçenizdeki ağaçlara aşı yapıyor, ilmin ve tekniğin gereklerine göre varlığa müdahale hakkımızı kullanarak daha iyi semere almaya çalışıyoruz. Odundan, taştan, ağaçtan, topraktan daha aşağı olmayan çocuklarımıza bu kadar olsun, kendi esaslarımız çerçevesinde ihtimam göstermemiz gerekmez mi? Onlar, alakasızlığın bodurlaştırması ve bozma gayretlerinin azgınlaştırması gibi iki dezavantaja karşılık, ebeveynin vereceği iyi şeyler gibi tek avantaja sahip bulunuyorlar. Evet, olumlu müdahale olmazsa kokuşurlar, başkalarının elinde de fesada uğrarlar. Her iki halde de bize rağmen bir çizgi takip ederler. Hususiyle günümüzde anne-baba bütünüyle dünya işlerine daldıklarından evlatlarını tamamen ihmal etmişlerdir. Hatta bu asır ölçüsünde çocukların ihmal edildiği ikinci bir asır göstermek mümkün değildir. Yine İmamiye menşeli bir hadiste, [25] (Zeynü’l-Abidin’e atfedilen hadisler hususiyle kütüb-ü sitte’de bulunmadığından her defasında böyle bir açıklamada bulunmayı tenkitçilere karşı fayda mülahaza etmekteyiz). Allah Rasulü (sav) şöyle ferman ediyor: “Ahir zamanda babalarından ötürü evlatların vay haline!” Bu söz üzerine sahabe şaşkınlık içinde sorar:
- “Müşrik
babalardan ötürü mü onlara kıyıldı da heder oldular?” Bu hadis-i şerifi biraz tasarrufla şöyle açabiliriz: Şu küçük dünya hayatı adına ferâiz-i din terkedildi. Sorumlular, din öğretimini bütün bütün ihmal edip sadece maddi hayatı nazara verip himmetlerini o noktada yoğunlaştırdılar. Küçük bir dünya menfaati uğrunda kalbî ve rûhî hayatlarını ihmal ettiler. Kur’ân okumak, onun ruhunu öğretmek, din ve diyaneti talim etmek vaktini alır diye, dini bilgileri öğretmeyi önemsemediler. Yukarıdaki hadisin manası şu ayetle de tam bir uyum arz etmektedir. “Yoo yoo siz ücreti ve lezzeti peşin olanı çok seviyor, ahiret (veya neticeyi) umursamıyor (görmezlikten geliyor)sunuz.” (Kıyâme/20) Allah Rasulü (sav) sözlerini şöyle devam ettiriyor: “Ben onlardan berî yim, onlar da benden berî olsunlar.” Yani, “evladını ihmal eden, çocuğunun heder olup gitmesine göz yuman, dahası bir neslin mahvolması karşısında titremeyen anne-babalardan ben uzağım; onlar da benden uzak olsunlar”. Ruhen ölmemiş bütün babalar zannediyorum bu sert uyarı ve tembih karşısında ürperir ve tirtir titrerler; titremelidirler de. Böyle önemli ve hayâtî bir sorumluluk kendisine anlatıldığında Halife Ömerli ve hayâtî bir sorumluluk kendisine anlatıldığında Halife Ömer bin Abdülaziz bayılıyor ve yirmi dört saat kendine gelemiyordu. Hatta vefat edecek diye oturup başında Kur’an okuyorlardı. Kendine geldiğinde de hıçkırarak Allah’tan korktuğunu söylüyordu. Evet o, elinin altında bulunanların mesuliyetini omuzlarında hissediyor ve hukuklarına tecavüz ettim endişesiyle sarsılıyordu. Ya biz? Şu şahsi zevklerini esas alarak kurduğu yuvada vücutlarına sebebiyet verdiği yavruların ruh ve kalblerini ihmal eden anne-baba şeklindeki merhametsizler... Acaba, ne kadar ayılıp- bayılmalı ve ne kadar titremeliyiz!? Gerçi bu mevzudaki bütün hadisler, terğib ve terhib nevinden olup; sevdiren ve ürküten prensipler türünden irad buyurulmuştur. Biz de konuya bu açıdan yaklaşıyoruz. Ama bu mevcuda tabii ki yapacağımız bir kısım şeyler de var; çocuklarımızı yetiştirme, şekillendirme konusunda İslâm’ın ve Kurân’ın bize yüklediği sorumluluklar var. Daha önce prensipler halinde sıraladığımız ve ileride arz etmeyi düşündüğümüz hususlar ki, çocuklarımızın hisli, derin, ahlaklı ve dindar olmaları ve bizim de o hanede, azizler bir peder, azize bir valide olarak duyulup hissedilmemiz, kabul edilip saygı görmemiz; hatta her halimizle bir bilge gibi “algılan” mamız gelir ki; daha sonra sıralayacağımız hususlar bunlara nisbeten tâli konular mesabesindedir.
a) Çocuklar Arasında Adaleti Muhafaza Etme
Numan
ibn Beşir’ın (ra)
babası yani Hz. Beşir
–baba da, evlat da Müslümandı ve
ashab-ı Bedir’dendi- geldi ve dedi ki: “-Ya
Rasulallah (sav), başka çocuklarım da var;
ama, Numan başka. Müsaade ederseniz servetimin
şu kadarını Numan’a vermek istiyorum.” Allah Rasulü, (sav), meseleye esaslı bir çözüm teklif ediyor ve muhtemel bir problemi temelden hallediyor. Evet, aynı hânedeki çocuklardan birinin diğerlerine tercihi, evvela diğer çocuklarda tercih edilen kardeşlerine karşı kıskançlık hissini uyarır ve kardeşleri birbirine karşı düşman haline getirir. Bu meseleleri, psikolojinin dar prensiplerine dayanarak izah etmeye çalıştığımızı düşünmeyiniz. Biz burada, Kur’ân-ı Kerim’in ruhlarımıza duyurmak istediği gerçeklerin evrenselliği, insan tabiatına uygunluğu, makuliyeti, mantıkiyeti ve insaniliği üzerinde duruyoruz. Bilindiği üzere Yusuf (as) rüyasında yıldızların, ayın eve güneşin kendisine secde ettiğini görmüştü. Bu sevinilecek ve iftihar edilebilecek durumu babasına açtığında, babası, “Evladım, bunu kardeşlerine anlatma” (Yusuf/5) demişti. Nübüvvet derinliğiyle insan tabiatını bilen bu büyük insan, böyle bir meselenin kardeşlerinde kıskançlık hissini uyaracağını hissetmiş ve böyle bir rüyayı anlatmanın, henüz tezkiye-yi nefse erememiş kimselerde kıskançlığa sebebiyet vereceğini düşünmüştü. Maalesef neticede endişe ettiği şeyler gerçekleşmiş, kardeşleri Yusuf’u (as) ölmek üzere bir kuyuya atmış ve bu olayla peygamber hânesinde bile çekemezliğini insanı ne hale getireceğini ortaya koymuşlardı. Evet, çocuklardan birini diğerlerine sevgi vb.. hususlarda tercih etme, kardeşlerde kıskançlık hissi uyaracağı ve hiç de farkına varılamayacağı şekilde baba ve annenin farklı muamelelerinden ötürü, şuuraltı bir nefret duygusu uyaracağı açıktır. Bu mülahazaları, sevgilerimizin-nefretlerimizin dostluklarımızın-düşmanlıklarımızın sebep, saik ve şuuraltı kaynaklarıyla düşündüğümüzde daha iyi anlarız: Çok samimi ve sıkı fıkı olduğunuz arkadaşınız vardır. Ama, her nasılsa bir defasında size îsar hissi izhar edememiş ve bir noktada hodkâmlığıyla hiç de beklemediğiniz bir davranış sergilemiştir. Siz, isteyerek veya istemeyerek bunu hafızanızın bir tarafına yerleştirirsiniz. Hemen her hadise, insan dimağında bir iz bırakır geçer, sonra başka hadise ile hortlayıverir. İşte siz şuuraltınızda sessiz sessiz uyuyan o sevimsiz duyguları çağrıştıracak ve ateşleyecek bir hadise karşısında birden bire hırçınlaşır ve şöyle dersiniz: “Zaten ben sizin böyle olduğunuzu önceden anlamıştım.” Şimdi bir de bu türden menfi olayların üst üste yığıldığını, bir kaçının birden hortladığını düşününüz. Uzun bir maziden gelen bütün bu bulantıların hemen hepsini birden o insanın yüzüne vurur, sonra da nefsinizi müdafaa etmeye durursunuz. İşte çocuğun dimağına veya hafızasına ya da şuuraltına yerleşen düşünceleri depreştirecek, sizin çocuklar arasındaki her hangi bir olumsuz tavrınız, o çocuğu size karşı hırçınlaştıracak sonra da onun sizleri bütün bütün dinlememesini netice verecektir. Aslında bu, konunun sadece bir yününü teşkil etmektedir. Meseleyi çocuğun bütün hayatını içine alacak şekilde ele alacak olursak iş daha da karmaşıklaşır. Hele bir de siz herşeyi onun çocukluğuna verir de duygularının ilerde nasıl bir hal alacağını hesaba katmazsınız, birgün hiç farkına varmadan kendi yanlışlarınızı altında ezilir gidersiniz. Çocuğun evde şahit olduğu hilaf-ı vâki davranışlar, sözler, mütenâkız hareketler –ki siz çocuğun bunları çoğu zaman anlamadığını düşünürsünüz- oysa ki bunlar bir deftere kaydediliyor gibi onun hafızasının bir tarafına silinmeyecek şekilde kaydedilir. Zamanı geldiğinde de onlar bütünüyle birden ortaya çıkarlar. Bu bazen öyle bir çıkış olur ki aileyi, anne ve babayı da önüne katarak sürükler. Binaenaleyh anne-baba olmak isteyen herkes, belli bir seviyede psikoloji, pedagoji ya da en azından Kur’ân’ın bu mevzudaki mücmel prensiplerini bilmeli ve ondan sonra yeni bir hayata “bismillah” demelidirler. Evlat, çocuk yetiştirme basit bir mesele değildir. Ben arıcılığa merak ettiğim bir devrede, gittim arıcılık kursu gördüm. Arılarla uğraşmanın bile ne kadar zor olduğunu müşahede ettim. Bunun gibi insan, mutlaka iyi nesiller yetiştirmenin yolunu öğrenmeli topluma iyi elemanlar kazandırmalıdır. A’la-yı illiyyî nden esfel-i safilîne kadar gel-gitler yaşayan potansiyel bir büyük varlığın terbiye edilip insanlığa yükseltilmesinin ne denli önemli olduğunu hiç kimse unutmamalıdır.
b) Çocukları Ciddiye Alma
Bazen bir sokaktan geçerken, çocuklar oyun oynuyorsa, Allah Rasulü (sav)” [27] (Ebu Davud, Edeb 135, 136; İbni Mâce, Edeb 14; İbnu Ebi Şeybe, 5/61). mukabelesinde bulunurlardı. Allah Rasulü (sav) çocuklara olduğundan fazla değer verirdi. Şayet bir çocuğa, “Sana filan zaman şunu vereceğim” diye söz vermişse, bir büyük insanla ahitleşmiş, sözleşmiş gibi, va’dettiği vakitte mutlaka sözünü yerine getirirdi.
c) İtimat Duygusu Kazandırma
Ayrıca Allah Rasulü (sav): “Allah, çocuğuna merhamet etmeyene merhamet etmez” [28] (Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 8/155). buyurur ve ümmetini kalb ve gönül insanı olmaya çağırırdı; onları seviniz, onlara söz verdiğiniz zaman behemehal yerine getiriniz; onlar sizin sözlerinizle davranışlarınız arasında zıtlık görmesinler; çocuk böyle bir şeye şahit olmasını mealine bağlı tavsiyeleriyle, terbiyede en ideal noktalara işaret buyururdu. Yine İmamiye menşe’li bir hadis-i şeriflerinde Allah Rasulü (sav): “Sizden biriniz çocuğuna bir şey va’d ederse behemehal onu yerine getirsin” buyurur ki; bu, “Çocuktur, yalan söylesem, aldatsam da bir şey olmaz” demenin ne kadar yanlış olduğunu tasrihtir. Evet, her aldatma ve hilaf-ı vâki, birer tohum halinde onun kafasında, bugün olmasa da yarın birer zakkum ağacı gibi zuhur edecek bir terbiye gayretlerinizi tesirsiz hale getirecektir. Anne-baba her zaman müstakim olmalıdır. Zaten sırat-ı müstakim erbabı olan sizlerin her davranışından doğruluğun dökülmesi de bir esastır. Evet çocuklarınızın sizin hakkınızda “yalan söyledi”, “ahdinden döndü”, “dünya malına tamah etti” vb.. şeyler söylemesine veya düşünmesine katiyen meydan vermemelisiniz. Onlar sizi her zaman îsar (başkalarını kendine tercih) hasleti içinde, mutasaddık, mümin, müslim, sâbir, hâşî, iffetli görmeli ve tanımalıdırlar.
d) Terbiyede Tedricilik
Çocuk daha iki-üç yaşındayken hadisin ifadesiyle ilk söyleyeceği söz Allah (cc) sözcüğü olmalıdır. [29] (Abdürrezzak, Musannef, 4/334). ağzından çıkan ilk sözün tabîi olanı “anne-baba” irâdîsi de “Allah (cc)” olmalıdır. Çünkü Allah (cc) evveldir, Allah (cc) ezelîdir, Allah (cc) ebedidir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklal bunun etrafında örgülenecektir. Şayet, çocuk ilk mektepte okuyorsa ona göre malumat verilecek.. orta mektepte okuyorsa yaşına göre tatmin usulü takib edilecek.. lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimâî bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecek... Tıpkı dünyaya gelen çocuğun beslenmesinde, çocuk doktorlarına müracaat edip “şu haftanın, şu ayın gıdası nedir?” diye konuyu bir rejime bağladığımız gibi bu mevzuda da ehil kimselere müracaat ederek, “Beş yaşında çocuğum var ne yapayım?”; “on beş yaşında çocuğum var ne yapayım?”.. hal arziyle uzmanların düşüncesi alınmalı ve her mevzu onların mütalaalarına bağlanmalıdır. Evet her anne-baba ehline, mütehassısına giderek, reçete alıp çocuğunu o reçete ve kurallarla yetiştirmeye çalışmalıdır. Çocuğunuz lise seviyesine gelmişse, delilsiz, mesnetsiz “Allah (cc) vardır” demeniz, bazen Allah’ı (cc) inkar etmesinden başka bir şeye yaramayabilir. Belki o noktada biraz da felsefe ile memzuç ilimle dînî bilgiler müşterek verilmelidir ki, tesir icra etsin. Bir de, çocuğunuz daha ilk mektepte iken felsefe dersi vermeye kalkarsanız, onun kafasını bütün bütün bulandırmış olursunuz. Öyleyse bir hekim gibi çocuğun seviyesini, devrini, kültür muhitini bilerek ona göre bir şeyler verme mecburiyetindesiniz. |
|
|
Copyright ©2007 GulDemeti.COM |