Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye
git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz
kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun
Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben
sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi?
Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..
- Efendimiz, siz bana
camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan
sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz
kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim
kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız
bunlarmış.
KAYNAK: Kıssadan Hisseler : İsmail Özcan (Abdulaziz Tarhan www.darulerkam.de)
"Halife Hz. Ömer bir gün
kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en
kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile
dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
- Baba sen ne yapıyorsun,
koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?
- Oğlum, bunu taşıtacak
adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor
değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf
onu küçültmek için bu yola başvurdum. "
|
Yapılan
İyilik Konuşulmamalıdır |
"Vaktiyle bulunduğu küçük
yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam,
bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş
bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu
niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu
sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım
olaylarla karşılaştı
Bunlardan biri şuydu:
Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen
yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar,
sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı
İkinci olarak şuna şahit
olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama
bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince
daha da rahat kaldırabiliyordu
Şahit olduğu bir başka
olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi
daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için
çabalıyor ama yetişemiyorlardı
Adam bunlarla kafası
Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin
kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden
geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi
anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine
eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı
olayları bir bir açıkladı:
"Senin yolda ilk
rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan
insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra
indiren insanları simgeler
Taş kaldırmaya çalışan
kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun
altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam
ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar
Koyun ve ona binenlere
gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır
Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan
müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır."
Türk asıllı mutasavvıfların
en büyüklerinden birinin Aziz Mahmud Hüdayi olduğunda
şüphe yoktur Bugün Üsküdar'da adıyla anılan caminin avlusunda türbesi
bulunan Aziz Mahmud Hüdayi I Sultan Ahmed'in de mürşidi idi Hükümdardan
büyük saygı görüyor, kendi de hükümdarı seviyor ve sayıyordu Arayı pek
fazla uzatmadan birbirini ziyaret ederlerdi Biri din ve maneviyatın ulusu,
diğeri devletin ulusu bu iki insan uzun süre birbirini görmeden duramazdı
Sultan Ahmed'in en mutlu anları şeyhiyle beraber olduğu anlardı Aziz
Mahmud Hüdayi Hazretleri ziyaretine geldiğinde onun hizmetini bizzat
kendisi yapardı Aziz Mahmud'un Topkapı sarayında yine padişahı ziyaret
ettiği bir gün namaz vakti yaklaşmış, Aziz Mahmud Hazretleri de abdest
alıp hazırlanmak istemişti Derhal leğen ve ibrik istendi Padişah suyu
kendisi dökerek şeyhinin abdest almasına yardımcı oldu Bu sırada valide
sultan (padişahın annesi) de kurulanması için havlu elinde bekliyordu
Valide sultan bu sırada içinden şunu geçiriyordu: "Ah şu mübarek insan
bir keramet gösterse de gözümüz açılsa ne olur?" Abdest almayı
bitirmiş, kurulanmak üzere valide sultanın elindeki havluya uzanırken,
valide sultanın içinden geçenlere vâkıf olan Hüdayi Hazretleri,
"Dünyanın en büyük devletinin hükümdarının altın ibrikle su döktüğü,
annesinin en nadide iplikten dokunmuş havlusunu tuttuğu insan, hiçbir
sıfatı bu lunmayan, sıradan bir kul, bir abdi acizdir Bundan daha büyük
keramet ne olabilir?"
KAYNAK: Kıssadan Hisseler, İsmail Özcan
Tabiînden alim, fazıl,
muhaddis ve sûfî Abdullah bin Mübarek, haccı ifa ettikten sonra Mekke'de
Harem'de yakaza halinde iken semadan iki melek gelir. Biri diğerine:
"Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam'da Ali bin Muvaffak
ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine makbul oldu.
Bu kişi hacca gitmeğe niyet etti, lakin gidemedi. Onun yaptığı bir amel
hürmetine bu kadar hüccacın haccı kabul edildi." der.
Abdullah bin Mübarek uyku ile yakaza arası olan bu halden uyanınca, merak
ve hayret içinde kalıp Şam kervanı ile Şam'a gitti. O zatı bulup sordu:
"Sen hacca gitmediğin halde ne amel işledin?"
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek gibi meşhur bir zatı karşısında
görünce şaşırdı. Heyecanından bayıldı. Kendisine geldiğinde şöyle anlattı:
"Otuz sene hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Eskicilikten 300 dirhem para
biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hamile karım:
"Komşudat et kokusu geliyor; bana bir parça et ister misin?" dedi. Komşuma
gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı:
"Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan
bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp onları avutuyorum. Helal bir gıda
bulamaz isem, mecburi onu yedireceğim. İsterseniz vereyim, fakat bu
kaynayan et, bunlara ölümle burun buruna geldikleri için helal, size ise
haramdır." dedi.
Ali bin Muvaffak devamla:
"Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Birbir zorlukla
biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;
"Ya Rabbi, hac niyetimi kabul et!... diye Rabbime iltica ettim." dedi.
Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek:
"Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!" dedi.
Bu hadise, Rahman ve Rahim olan Rabbimizin bize gösterdiği bir merhamet
bereketidir. Rüyadaki zuhûratla hacdan misal verilmesi, ibadet hayatın da
merhametin ne derece mühim bir rol oynadığını ifade etmektedir.
KAYNAK: TOPBAŞ, Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su ,
Erkam Yayınları Altınoluk Dizisi 20, s. 77-78
|
Neden Başımıza Bir Ömer Gelmez?
|
Hazreti Ömer (ra) geçtiği
yollardan taşları ayıklar, halkın ayağına değmesi muhtemel acıtıcı
maniaları bizzat temizlerdi. Birgün yine yoldan giderken gözüne çarpan bir
taşa ayağıyla vurdu. Yolun kenarına doğru yuvarlanan taş, gelmekte olan
bir sahabinin ayağına çarptı.
Buna müteessir oldu; fakat bir şey söylemeden geçip gitti.
Aradan bir sene geçmişti. Hazreti Ömer, aynı yolda yürürken, rastladığı
taşları yine ayak ucuyla vurup kenara itmekteydi. Tam o sırada, geçen sene
ayağına taş değen sahabide oradan geçiyordu.
Halife cebinden para dolu bir kese çıkartıp uzattı:
- Buyur, bunu harçlık et!
Sahabi heyecanlandı:
- Harçlığım var, ya Emire'l-Mü'minin!
- Biliyorum harçlığın var; fakat buna rağmen kabul etmeni istiyorum!
- İhtiyacım yok.
- Peki, sen bu sene hacca gitmeyecek misin?
- Gideceğim.
- Öyle ise bunu al da, yol harçlığı yap!
- Yol haçlığım da var.
- Biliyorum ki yol harçlığın da var. Fakat ben bu harçlığı, bana olan
hakkını helal etmen için vermekteyim.
Geçen sene bu yolda taşları ayıklarken, ayağımla vurduğum bir taş,
yuvarlanıp senin ayağına değmiş; ben de halkımdan birinin ayağına taş
vurup acıttığım için üzüntüye kapılmıştım. Beni bu üzüntüden kurtarman ve
üzerime geçen hakkını helal etmen için, bu harçlığı vermeyi düşündüm. Alır
da hakkını helal edersen, beni huzura kavuşturur, memnun edersin.
Biliyorsun kul hakkı başkalarına benzemez!
Bu, o günkü devlet reisinden bir misal! Şimdi bir de o günkü halktan bir
numune arz edeceğim:
Biliyorsunuz Hazreti Ebu Zerr, komşusunun karnı açken bir Müslüman'ın
kendi evinde tok olarak uyumayacağını söylüyor; elinde imkanı olan
kimseleri, borç harç içinde inleyen din kardeşlerine yardım etmemeleri
halinde, cehennemin şiddetli azabıyla ikaz ediyordu.
Onun bu iddiasında samimi olup olmadığını anlamak için, bir gün kendisine
bir kese dolusu para gönderip, hediye olarak kabul etmesini istediler.
Ebu Zerr, bu parayı kabul edemeyeceğini, kendisinden daha fakir olanlara
vermesi gerektiğini ısrarla söyleyince, parayı getiren köle, "Bunu sen
kabul edersen benim hürriyetime kavuşacağımı söylediler" diyerek kabul
ettirdi.
O gecenin sabahında köle tekrar gelerek:
- Size akşam getirdiğim parayı yanlış yere getirmişim. Başkasına vermem
gerekmiş; parayı geri istiyorum dedi.
Ebu Zerr'in buna cevabı şöyle oldu.
- Ben komşumun borç harç içinde kıvrandığı bir zamanda, evimde para
biriktirip, zevk-u sefa içinde yaşamamın doğru olmayacağına inandığım
için, sizin verdiğiniz parayı daha akşamdan fakir ve perişan kimselere
dağıttım. Şu anda sana verecek param yoktur!
İşte bu da o günkü Asr-ı Saadet halkından bir misal!...
Şimdi biraz daha sonraya, hicretin yetmişinci senelerine doğru geliyoruz.
Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Hacca-ı Zalim, birçok sahabenin boynunu
vurmuş; mancınıkla Kabe'yi taşa tutup Beytullah'ı bile yaralamış; hayatta
kalan az sayıdaki ashabın da hayarını zehir etmişti.
İşte bu adama bir gün şöyle dediler.
- Sen Hazreti Ömer'in adaletini, halkına karşı takındığı müşfik tavrını
biliyorsun. Ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının boynunu
vurmak şöyle dursun, kazara ayağına bir taş değmesinden bile teessüre
kapılıyor; bir sene sonra da olsa, helallik diliyordu.
Haccac'ın bu isteğe tarihi cevabı şöyle oldu:
- Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer'in devlet reisliği zamanıda, Ebu Zerr
gibi de halkı vardı. Siz Ebu Zerr gibi hakperest ve din kardeşlerini
düşünen bir Müslüman olun, ben de Ömer kadar adil, halkını düşünen bir
kumandan olayım! Siz Ebu Zerr olmadıkça benden de Ömer'e benzememi
isteyemezsiniz. Çünkü size, ancak ben layığım!
KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam ,
Zaman Cep Kitapları, 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001
Okuyacağınız hikayeyi bize
sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas
anlatmaktadır.
Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz
insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp onunla biraz
konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir
uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top
oynuyor.
Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı
belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki
de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince
hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz.
Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl
mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir
sebebe bağlıyamıyordum.
Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze
başladım; "gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?"
Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim
diye teklif etti; "hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye
çıktığımı da anlatırım" diye ilave etti. Ben "zaten sana geliyordum; biraz
görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken
konuşuruz." cevabını verdim.
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse
meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife'nin yüzüne
diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu
saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını" demek istiyorum.
Halife Hz. Ömer'de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden
konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna
lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir
müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye
dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta
çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu
koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka
uyanık olan tek kişi yoktu.
Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum.
Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı
yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak
köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken
müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor;
onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda
dolaşıyordu.
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda
tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama
var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra
geldi.
Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi
dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte
içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların
gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek
kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde
kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen
minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz
görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser
olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer
olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu
ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin
çalacağını kim düşünebilirdi.
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu "valide bu
yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?" Kadın içini çekerek kısaca "iki
günden beri açtılar da ondan" diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "peki
niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu hıçkırıklar birden
kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında
bize içini dökmek üzere söze başladı.
"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor
sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye;
durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular
benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin
her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir
erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte
böyle aç ve perişan kaldık.
Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir
kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler
dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini
yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka
çaremiz yok."
Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü
renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle "valide,
şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer'e neden başvurup
durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı
döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa
bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri
söyledi.
"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim
yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye "Niçin Ömer'e
böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?" dedi. Kadın
aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: "evladım!.. Ben şu
ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o
nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi
değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de
benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı
sanıyor!.."
Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından
saklayarak "valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi
bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur.
Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye
kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla
sözlerine devam etti.
"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı,
zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti?
Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!..
Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez.
Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek
asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara
akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım
ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir
yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir
sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi
biz onu başımıza geçirdik?"
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile
ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir
kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar
bağırarak sözlerine şöyle devam etti:
"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve
çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını
dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur
sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim
neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız."
Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar
damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde,
gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya
çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin
bir sesle "valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim"
diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin
bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin
idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla
yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet
hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim
elime de bir yağ kabı tutuşturdu.
Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime
inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına
almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; "aman ey mü'minlerin emiri!.. Ne
yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer (r.a.)
hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu
sözleri söyledi. "hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!... Değil
yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında
götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir,
fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O'nun
cezasını paylaşmayacaktır.
Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim.
Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini
düşünmek zorundayım."
Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet
onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz
kalır; sorumlusu Ömer'dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali
Ömer'in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan
aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar.
Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin
gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası
değildir.
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana
hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet
yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi
nasıl kabul edebildin vakti ile...
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; "o kadar da
üzme kendini, ey mü'minlerin emiri... Halifelik yükünü sen üzerine almasan
kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün
meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit
geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete
ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz
gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi
esirgeyicilikle yarışamazsın.
Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet
ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu
erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un
çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin
de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi
bilen yüce Allah'ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını
böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz
müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen
canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir
reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor
ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz."
Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz neş'e vermişti. Ağır
çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak
yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar
keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen
terlere aldırmıyordu bile.
Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı
yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş,
takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir
dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede
kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ
koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un
koyarak pişirmeye koyuldu.
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece
pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu
sofraya koydu.
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir
yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma
geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli
ile yemek verdi.
Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir
sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke
dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı
kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan
beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile
çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan
uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu
hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.)
tez elden seni Hz. Ömer'in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok
sen yakışırsın."
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere
içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu
sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü;
"Valideciğim... Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul
da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal" dedikten
sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü'minleri
sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu
halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların
gönül huzuru içinde rahattı.
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş,
çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim,
işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını
yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü'nün
şu sözlerini hatırladım. "Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar
gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey
yüce Allah Resulü!.. dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördünde mi
söyledin bu altın sözleri!...
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha
önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti.
Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini
döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir
yere oturttuktan sonra şöyle dedi:
"Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit
yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu
ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve "Artık Ömer'i
affediyor O'na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil
mi" diye sözlerini bağladı.
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir
ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi; "işte böyle göster adaletini
eline bakan bütün müslümanlara karşı."
(
Kaynak: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler , Seda
Yayınları, İstanbul 2000, s. 143-158
Zalim bir vali vardı. Bu
vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak
istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin
kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:
- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.
O gayet sakin:
- Evet, dedi.
- Nerede?
- İşte şu kulübemde...
Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni
bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:
- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.
- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?
Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri
Hazretleri:
- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi.
Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.
Hazreti Habib mahcub bir şekilde:
- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru
söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır.
Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.
|
(
Kaynak: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi , Nil Yayınları,
İstanbul 2001, s.149-150)
|
|