ALLAH DOSTLARINDAN  HATIRALAR

Öyle hâtıralar var ki bende, insanı yerinden sarsar...

Geçenlerde bir mektup aldım, levha halinde.. 80 lik bir îhtiyar muhteremden: Halimi merak etmiş, görmeden.. Dua ediyor bana, İslâm dilinden...

Bana hocam söylemişti, yıllarca evvel.. Seni ancak ben görebilirim... Başkası göremez... Niçin der gibi mübarek gözlerine baktım.. Gülerek bana:

- Görünmezsin de ondan... demişti..

Hocam, görünmek istiyorum...

- Sırası gelince görün, dedi..

Yıllar geçti, dünya değişti, Hocam göç etti... Ne var, ne yok ufukta kaybolup perdelendi..

Ben öğüt tutarım.. Hocamı kırmak da hatırımdan geçmez... Onun için hocamın bir vecd halini anlatacağım, siz okuyucularıma..

Asrımız âhir zaman asrıdır. Bu gün beşeriyet dünyaya nisbetle çok akıllı, âhirete nisbetle câhil, deli olanlarla doludur.

Hakikî mü'minin sevinci olsa da hüznü kalpde yaşar.

Kalbin en büyük ölümü, Allâh'dan ve O'nu anmaktan gafil yaşamasıdır. Bildiği halde bilmemezlikten gelmek, bilmediği halde bilir görünmek asrımızın mümeyyiz vasfıdır...

Hakikî bilgi Hak erlerinin ağzından alınır... Defter köşelerinden değil... Her çeşit bilginin esası, bilgi sahibinin halinden alınır, sözünden değil.. Tam bilgi halktan geçen, Hak varlığı ile var olandan alınır...

İnsanın bilmediği şey önünde ses çıkarmaması ilimdir. Ve ilmin yetmediği şeyde o bilgin kişiye teslim olmak İslâmiyet sayılır.

İnsanlar yalnız ekmekle değil, iyi söz ve nasihatlerle de beslenir.

Serseri diye bir tâbir vardır. Şimdiye kadar serseriyi ne bir filozof, ne bir romancı, ne bir edebiyatcı, ne de bir gazeteci tarif edememiştir. Serseri kelimesi kendi mânâsını bilmeden, her milletin ülkesinde dolaşır durur...

Bazı âmiyâne tâbirler vardır ki kaba olmakla beraber, bir sahifede ifade olunamıyacak bir şeyi, bir kelime ile ihsas ve itmam ederler.

Şehirli, köylü gibi... Serseri de bunun gibi bir tâbirdir...

Ben size heybemde bulunan üç beş kelimeyi makaslayarak bu târif edilmeyen şeyi târif edeceğim.. Hoşunuza giderse defterinize yazarsınız, beğenmezseniz güler geçersiniz.

Serseri, cahil bırakılmış dinsiz çocuğun büyümüşüdür...

Yalan, gürültü eder. Hakikat sâkindir.

Yıldırım, gök güzültüsü duyulmadan evvel çoktan düşmüştür.

Güneşe arkasını dönen, gölgesinin peşinden yürür.

Gayb, görülmeyen değil... görülemiyendir. (Lütfen bu cümleyi bir kaç defa okuyup düşünmenizi rica ederim.)

Bu âlemde, kimin başı yere konmamış ve konmıyacaktır!..Dünyanın yarısından fazlasına sahip olan İskender de bu gün bir harabede yatıyor...

Günün adamı değil, hakikatın adamı ol... Günün adamı isimsizdir. Günün adamı, gün geçtikçe değişir. Hakikatin adamı ne ise öyle durur.

Dinsiz için vicdan ve manevi mes'uliyet yoktur, günah yoktur.

Anlaşılmayan sözü söyleyen de anlamamıştır. Çocuğun anlayamadığı dersi hocası da anlamamış ve anlatamamıştır. Anlaşılan anlatılandır. Anlatılamıyan anlaşılmamıştır.

Hocamın evine gitmiştim... Yıllarca evvel...

Dört gündür çıkmıyormuş, odasından.. Muhterem refikaları söyledi.

Mübarek insan oturmuş seccadesinin üstüne... Lâmekânâ bakan, Lâmekânın mekânı Beytullah'a çevrilmiş.

Yüzü solgun, beyaz huzurun tel danelerı, alnında incileşmiş.. Hareketsiz, diz çökmüş Rabbinin önüne... Etrafı görünmeyen bir sâfiyet çemberi ile çevrili. Çember görünmüyor, hissediliyor, madde gibi...

Yavaş yavaş ayakta olduğum halde başım ruhumla secdede edeple yanına yanaştım. (Yaklaştım değil) ...

Ötelerin kokusundan koku içinde... Bütün cesedi, sessiz bir ihtizaz içinde... Sessiz, sözsüz dile gelmiş bütün vücudu zikrullah içinde... Allah sesi kulaksız duyulur.. Bu üç "içinde" nin içinde..

Gözleri kapalı, edep yaşları akıyordu mübarek yanaklarına. Vecd halinde idi hocam... Ruhu kendinden geçmiş ve kendi kendisinin ötesinde bir yüceliğe erişmiş idi. (Bu hal maddî ve bedenî bir hal değildir) ... Pencereden gece yarısının ılık havası ile ayın nûr damlaları giriyor hücresine...

Ruhu bir çeşit yalnızlık içinde... Akıl hayretten vurulmuş gibi.. Sâfiyet çemberine çok yanaşmış olmalıyım ki ben de bir şeyler olmağa başladım... Bu hücreden hocam kâinatı seyrediyordu. Gördüklerini cihan seyyahları göremez...

İradem, akıl almayacak kadar sevgi içine daldı.. Ruhum sevip sevmediğini ve ne yaptığını ifadeden âciz bir halde... Hafıza yok gibi.. Duyular işlemez... İnsan şekilsiz bir şey görür gibi oluyor, o anda...

Hocam görüyor, ben de kapı aralığından aynı hali seyrediyordum... Seyrine doyum olmayacak kadar güzel, rengi yok... Fakat bütün renkler kadar câzibesi var...

Görülen ışık, güneşe benzemez, fakat çok lâtif bir aydınlıktır.Ve bütün ruhî ve bedenî ışıklar ondan gelir.. Görülen şey bir yer işgal etmiyor, fakat her yerde, her şeyde vardır. Her tarafı doldurur. Görülen şey kımıldamıyor fakat her şeye tesir ediyor. Ve onu idare ediyor...

Ruh gördüğü, ışığın fazlalığından kamaşır... Güneşe baktıktan sonra eşyayı görmekte zahmet çekenler gibi, yalnız güneşin büyük bir ışık olduğunu anlar.. Onun gibi bu karanlıkta Allah ruha büyük bir aydınlık neşreder. Ve onunla ruh hususî bir hakikat değil, fakat Allâh'ın mahiyeti bilinmeyen iyiliği hakkında umumî, belirsiz bir bilgi edinir...

İnsan bütün bencil menfaatlardan sıyrılır, fakat bu ilâhî bir dolgunluğa yer vermek içindir. Düşünceler ve arzular devam eder, fakat hepsi Allah'a yönelir...

Hocam birden bire başını döndürdü, arkasından bana baktı..

Seni hırsız, ne seyrediyorsun, dedi.

Ses çıkarmadım, O:

- Bu temâşâda ruh bütün kabiliyetlerinin üstüne çıkar ve engin bir yalnızlığa dalar, bu hudutsuz hayrın saklandığı esrarlı karanlıktır. İnsan tek ve sâde olan bir şeyin, ilâhî ve sonsuz huzuruna varır... Dedi...

Halk dağın eteğine kadar gelir; Oraya yalnız Musa çıkabilir oğlum...

Allah, hatıra gelen her şeyden başkadır. Gönülde ona şekil verilemez. Biz ancak bu âlemde ef'âl-i ilâhîye, âyât-ı ilâhîye ve hikmet-i ilâhîyeleri bir nizam halinde, müşahade eder, görürüz.

İnsan, Allah'ı idrâkten âciz olduğunu hissettiği dakikada onu idrak etmiştir...

Allah'ı bulamıyacağını anladığı dakikada insan Allah’ını bulmuştur... dedi..

Bugünkü dünyanın mülevves çamuru içinde kıymet bilenler kendilerini, gurup eder gibi gayb edip gizlendiler.

Vaktiyle mânen dağlarda gezerken bir zenci görmüştüm. Allah diye haykırdığı zaman simsiyah yüzü bembeyaz oluyordu. Tekrar kendi rengini alıyordu... Allah'ı ananlar böyle olursa, Allah ile olanlar gayr-ı mer'î olurlar... Gizlenme budur...

Mansur'un "Hakk benim" diyen başı kadrini bilen için , vurulmuştu... Akan kan yerde şu nakşı yapıyordu:

"Vurun başım kanı aksın, kadir bilene, doğru..."

Copyright ©2007 GulDemeti.COM